www.ertugrul.jp : Japonya'da bir Osmanlı Gemisi

Ana Sayfa-Home | DESTEKLEYENLER-SPONSORS | HAKKIMIZDA-ABOUT US | İLETİŞİM-CONTACT | 日本語 |

TÜRK JAPON İLİŞKİLERİ


XIX y.y.ın son çeyreği, Türk-Japon ilişkilerinin de başladığı dönemdir. Ancak bundan önceki yıllarda da Japonlar, Türkler tarafından dolaylı yollardan da olsa öğrenilmişler, hatta aracılı bile olsa ticarî ilişki içine bile girmişlerdir. XVII. yüzyıl bilim dünyasında özgür düşüncenin önde gelen temsilcilerinden ünlü Türk bilgini Kâtip Çelebi, Cihannüma isimli eserinde, uzaklarda denizaşırı bir ülkede yaşayan Çapon veya Yapan diye bilinen bir milletten bahseder. Yabancı, yabanî veya bilinmeyen, tanınmayan anlamına gelen “yaban” kelimesinin bu vesileyle dilimize girdiği de söylenir. Ama yaban olarak değil de Japonya olarak bu çok az bilinen uzakdoğu ülkesinin adının daha bilinçli olarak duyulması, bir ticarî tıkanıklık dolayısıyla olur.

Yine aynı yüzyılın ortalarında, Çin’de saltanat süren Ming Hanedanı’nın devrilmesiyle ortaya çıkan kargaşa ve çatışma ortamı sırasında, o zamana kadar Çin’le yakın ticarî ilişkilerde bulunan Hollanda, deniz ticaret filolarını bu ülkeden çekmiş ve ticarî ilişkilerini büyük ölçüde kesmiş, buna karşın bu bölgedeki ticaretini Japonya’yla yürütmeye ve geliştirmeye başlamıştı. Bu dönemde Hollandalı tüccarlar, Japonya’dan aldıkları ticarî malları Asya ve Avrupa ülkeleriyle Osmanlı Devleti’ne de pazarlamaya başlamışlardı. Halen Topkapı Müzesi’nde sergilenmekte olan Japon porselenleri, bu dönemde alınan ve Japon anavatan adalarından, Batı’ya en yakın olanı Kyuşu’da, Arita’da yapılan porselenlerdir.

Bu ticaretin önemli bir yanı da, Japon isminin Osmanlılar tarafından öğrenilmesine vesile olmasıdır. O zamana kadar Türkler tarafından çok iyi bilinen Çin’in yanına bir de Japonya’nın katılarak “Çin işi, Japon işi bunu yapan iki kişi...” tekerlemesiyle, Japon isminin halk arasında da yayılması, Japonya’nın da Çin diyarında, ona yakın bir yerde, bir uzakdoğu ülkesi olduğunun ifadesidir.

XVIII. yüzyılın başlarında, Japonya’ya yabancıların giriş-çıkış yasağının sürdüğü dönemde, kaçak olarak girmeyi deneyenler ve hatta başaranlar da olmamış değildir. Bu kaçaklardan en ilginç olanı, 1708 yılında Japonya’ya girmeye çalışırken yakalanan bir İtalyan din adamı ve onun serüvenidir.

Bu Katolik din adamı, Şogunun yardımcılarından zamanının ünlü Konfüçyüsçü filozof ve tarihçi Hakuseki Arai’nin gözetimine verilir. Arai de; Avrupa ülkelerini ve Osmanlı İmparatorluğu’nu görmeden, bu Katolik din adamından aldığı bilgilerle bir kitap yazar. Kitap hem bir batılının hem de bir uzakdoğulunun gözünden Osmanlı İmparatorluğu’nu da anlatan bir kitaptır ve bu açıdan da önemlidir.

Arai kitabında; “Osmanlı İmparatorluğu’nun dünyanın en güçlü devleti olduğunu, bir günde 200 000 askerî seferi yapabilecek güce sahip olduğunu ve hiçbir Avrupa ülkesinin onu tek başına yenemeyeceğini” yazar.

Bu kitap, Japon halkına Türklerin ilk takdimi olur. Onlara bir Türk imajı yaratma vesilesi olur. Ayrıca, Osmanlı İmparatorluğu’nun gerilemeye başladığı bir dönemde bile, hem Batı’da hem de Uzakdoğu’da ne kadar güçlü bir imajı koruyabildiğinin de ifadesi olması bakımından anlamlıdır.