www.ertugrul.jp : Japonya'da bir Osmanlı Gemisi

Ana Sayfa-Home | DESTEKLEYENLER-SPONSORS | HAKKIMIZDA-ABOUT US | İLETİŞİM-CONTACT | 日本語 |

Pasifik'te Japonya-ABD Mücadelesi


Rusya 1907 haziranında Petersburg’da Japonya’yla yaptığı bir anlaşmayla Uzakdoğu’daki bütün sorunlarını çözümlemiş ve bölgeden çekilmişti. Hatta bu ülkeyle bir de dostluk antlaşması bile imzalamıştı. Hatta bu antlaşmadaki taahhütlerine İkinci Dünya Savaşı’nın kaderinin belli olduğu, Hiroşima’ya atom bombasının atıldığı günün ertesine kadar sadık kalacak, ancak ondan sonra Japonya’ya savaş açacaktı. Ama Japonya bu kez doğudan ve denizden gelen bir başka gücün, bölgeyle bilinen ilişkisini her geçen gün daha fazla geliştirmekte olduğu görülüyordu.

Bu yeni güç, Amerika Birleşik Devletleri’ydi ve Uzakdoğu’ya doğru Pasifik’teki yayılma siyaseti, denizcilikteki gelişmesine paralel olarak gelişiyordu. Pasifik sahillerine çıktığı günlerden beri, bu okyanusta avlanan balıkçılarına barınma ve liman kolaylıkları sağlamak üzere 1887’de Hawaii Adaları’na yerleşmişti. Hatta Japonya’yı dış dünyaya açılmaya zorlamasının nedenlerinden birisi de, yine kendi balıkçılarına, özellikle de Kuzey Pasifik’te avlanan balina avcılarına, bu bölgede kıta Asya’sına yakın bir yerde barınma ve liman kolaylığı sağlama ihtiyacından kaynaklanmıştı.

Bu gelişmeyi, 1898 İspanya-Amerika Savaşı sonunda savaş tazminatı olarak kazandığı ve kendi kontrolünde bağımsız bir devlet yaptığı Küba Adası ile Karayib Denizi, Filipin Adaları ile Pasifik’e ve Uzakdoğu’ya yerleşmeye başlaması, yine 1898’de Guam, Wake ve Midway gibi stratejik değerleri olan Pasifik adalarını resmen egemenliği altına alması, bunları da Güney Pasifik’teki ticaret yollarının düğüm noktasında bir konumu olan Samoa Adaları yerlilerinin kendilerine katılma istemi izlemişti. Bütün bunların ardından da, 1903’ten itibaren, Atlantik ve Pasifik okyanuslarını birleştirecek olan Panama Kanalı’nın inşasını başlatması ve on yıl içinde tamamlatarak hizmete açmasıyla iki okyanusun kısa yoldan birleşmesinin sağladığı avantajları yaşamak istemesi geldi.

ABD, bu gelişmelere paralel olarak, 1899’da Çin’de açık kapı politikasını resmen ilan ederek ve 1900’de Bokserler Ayaklanması’na bilfiil, kuvvetle katılarak Uzakdoğu meselelerinin içine ağırlıklı olarak girmişti.

Bu durum Amerika’yı er veya geç bölgede çıkarları olan ülkelerle ve özellikle de Uzakdoğulu bir Pasifik ülkesi olan Japonya’yla karşı karşıya getirecekti. Esasen İngiltere’nin Uzakdoğu’da Japonya’yı desteklemesinin ve güçlendirmesinin, sadece Rusya’ya karşı bir müttefik olarak değil, o yıllarda bölgeyle ilişkilerini geliştirmesini yakından izlediği Amerika’ya karşı olduğunu da değerlendirmek gerekir.

Çin’i tekrar ve zorla dış dünyaya açan, nasıl İngiltere ve Fransa idiyse, Japonya’yı dış dünyaya açan da ABD’di. 1858’de yaptıkları dostluk ve işbirliği antlaşması, 1878’e kadar sorunsuz bir şekilde yürütülmüştü. Hatta ABD, Japonya’nın Batılılaşma hareketlerinde de birçok açıdan yardımcı olmuş maliye, millî eğitim, gümrük işleri gibi konularda ekonomik ve kültürel alanlarda hep destek sağlamış, yol gösterici olmuştur. Ancak yüzyılın sonlarında ABD’nin, Çin’le ekonomik ilişkilerini artan bir şekilde geliştirmesi, Japonya’nın karşısında yeni ve büyük bir rakip olacağının da habercisi olmuştur. ABD de, Rusya’ya karşı savaşında da Japonya’ya tam destek vermiş, malzeme, silah ve malî yardım sağlamıştır. Hatta savaşı sona erdiren Portsmouth Antlaşması bile ABD’nin arabuluculuğuyla yapılmıştır.

ABD ile Japonya’nın arasının açılması Rus-Japon Savaşı’ndan sonra olmuştur. Görünen nedeni de, Japonya’nın Mançurya Demiryolu imtiyazını savaşta kendisini destekleyen Amerikalılara devredeceğini vaat etmesine rağmen, savaştan sonra bu vaadini tutmamış olmasıdır. Zira Japonlar, o yıllarda demiryolu imtiyazlarının, Batı emperyalizminin hareketlerinde kullandıkları ana unsur olduğunu, demiryolu imtiyazıyla birlikte, yol güzergâhındaki maden haklarının da imtiyaz sahibi ülkelere geçtiğinin idraki içine girmişlerdi. Büyük zorluklarla Rusları çıkardıkları bölgeye, bu kez elleriyle bir başka Batılı gücü yerleştirmek istemiyorlardı. Konuya bu açıdan yaklaşıldığında haklı olan Japonya’nın, bir başka açıdan yaklaşıldığında da ihtirasının bir belirtisi olan bu olay karşısında üzüntü duyan Amerikalıların bu duygularını, Japon zaferinin diğer Asya milletlerinin ve özellikle de Çin’in üzerinde yaptığı etkilerden endişe duymaya başlaması izleyecekti.

Japonya’nın vaatlerine sadakatsizliklerine ve su yüzüne çıkan ihtiraslarına bir karşılık olarak ABD, 1906 ve 1907 yıllarından itibaren, o yıllarda dünyanın her yerinden göçleri kabul etmesine karşın, Japonların Amerika’ya göç etmelerini engelleyecek gayet şiddetli tedbirlere başvurmuştur. Bu da iki ülkenin arasının açılmasının ve aralarında gittikçe derinleşen bir husumetin doğmasının bir başka nedeni olmuştur. 1910 yılında Japonya’nın Kore’yi ilhak etmesiyse, Japonların ABD’ye muhaceretini yasaklayan kanunların çıkarılmasını çabuklaştırmış ve iki ülkenin arasını büsbütün açmıştır.

ABD-Japonya ilişkilerindeki bu olumsuz gelişmeler sırasında, İngiltere ile Japonya’nın ittifakı devam ediyordu. Hatta 1907’de yenilenen ve süresi uzatılan ittifak antlaşmasında, muhtemel bir Avrupa savaşında, Hindistan da dahil olmak üzere Asya’daki tüm İngiliz çıkarlarının Japonya tarafından korunması bile kararlaştırılmıştı. İngiltere, Japonya’ya Amerika dahil diğer devletlerden daha fazla güveniyordu.

İngiliz-Japon ilişkilerindeki bu gelişmelerin, 1920’li yıllara kadar ABD-Japonya ilişkilerindeki anlaşmazlıkların fiilî bir çatışmaya dönüşmesinin önlenmesinde de etkili olduğu söylenebilir. Ayrıca 1914’te Japonların İngiltere’nin müttefiki olarak Birinci Dünya Savaşı’na katılmalarının da bu oluşumda payının büyük olduğu da buna ilave edilebilir.

Fakat Almanya, mağlup edildikten sonra, Versailles Konferansı’nda, ırkların eşitliği hakkında Japonlar tarafından ortaya atılan tezin, Amerikalılar tarafından bilhassa reddedilmesiyle Japonlar, uluslararası bir ortamda ilk kez ağır bir hakarete maruz kalmışlardı. 1917 ilkbaharında katıldıkları Birinci Dünya Savaşı’ndan büyük bir güç olarak çıkan, kazandığı siyasî nüfuz ve itibar sayesinde, dünya stratejik dengelerini değiştiren ve yeniden kurulmasında çok etken bir rol oynamaya başlayan Amerika Birleşik Devletleri, daha evvel İngiltere, Almanya, Fransa ve hatta İtalya’ya ait birçok dünya pazarını da eline geçirerek ekonomik açıdan da çok güçlenmişti.

1918’de Birinci Dünya Savaşı sona erdiği zaman, ABD deniz kuvvetlerinin kadrosu beş yıl evveline göre on misli, denizaşırı seferler yapabilen deniz ticaret filosunun tonajı ise on misli artmıştı. Böylece de ABD tam bir deniz devleti olmuştu.

Bu üstünlüğünü 1922 Washington Konferansları’nda kanıtlamış, bu konferanslar sonunda imzalanan deniz silahlarının sınırlandırılması antlaşması’nda, İngiltere’yle eşit güçte bir donanmaya sahip olacağını kabul etmesine karşı, bu ülkeyle Japonya arasında 20 yıldan beri devam etmekte olan ittifak antlaşmasını da bozdurmuştu. Keza Japonya’yı da kendilerinin ancak 2/3’ü oranında bir donanmaya sahip olmaya mecbur bıraktırmıştı.

Daha sonraları da çıkardığı Amerika’ya muhacereti düzenleyen kanunlarla, Japonların göç etmelerini yasaklamış ve hatta panamerikan devletleri üzerindeki nüfuzunu kullanıp, belirli bir süre Brezilya hariç onların da Japonların muhaceretini önleyecek kararlar almalarını sağlamıştı.

Amerikalıların, Japonların muhaceretini önleyici ve yasaklayıcı tedbirlere yönelmelerinin ardında yatan gerçek, Japonya’nın Batılılaşarak tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişinde büyük bir iş gücünün açığa çıkması ve doğumu azaltacak tedbirlere yönelmeden, salgın hastalıklara ve ölümlere karşı koruyucu sağlık tedbirleri uygulamayı öğrenmiş, insan ömrünü uzatmış olmaları ve bunun neticesinde de yılda takriben bir milyon artmaya başlamaları yatar. 1815 yılında dünya nüfusunun 1 milyar ve 1930 yılında bile sadece 2 milyar olduğu düşünülürse, Japon nüfus artış hızının yüksekliği ve önemi daha da belirgin olarak ortaya çıkar.

Japon adalarının nüfusu 1898’de 43 800 000’ken 1930’da 67 900 000 olmuş, yani 32 yılda % 54 oranında artmıştır. Dünya devletleri arasında yalnız Almanya 1880 ile 1930 arasındaki 50 yıl içinde % 50 oranında bir artış kaydetmek suretiyle Japonya’ya yakın bir çoğalma hızı sağlayabilmiştir. Dünyanın en büyük ve kalabalık kıtası Asya’nın nüfusunun İkinci Dünya Savaşı öncesi yıllarda 1 milyardan daha az olduğu bir dönemde, Japon adalarının nüfusu 70 milyonun üzerindeydi. Bu daracık alana sıkıştırılmış büyük insan kitlesinin nereye taşırılacağı konusu Japon yöneticilerini düşündüren en önemli konuydu. Sanayinin gelişmesinin ve insanın yerini makinelerin almasının yol açtığı işsizlik de diğer önemli konuydu. Japonlar için hem nüfus fazlasının yarattığı sıkıntıyı gidermek hem de işsizliği önlemek için o günlerde bulunabilen yegâne çare muhaceretti. Her ne kadar Çin-Japon ve Rus-Japon savaşlarından sonra Japonya, 112 000 mil kare yüzölçümünde yeni araziler kazanmışsa da, bu genişleme Japon muhaceretine çare olmaktan çok uzaktı. Kaldı ki, işgal edilen topraklarda da iş gücü fazlası vardı. İş sahası da yoktu. Onlar da toprağa bağlı tarım bölgeleriydi.

Örneğin 1935 yılında Kore’nin 21 891 000 olan nüfusu içinde ancak 585424’ü, Formoza Adası’nın 5 135 642 olan nüfusunun ancak 271 402’si Japon olabilmişti. Japon ekonomisinin oralarda yeni yeni işyeri olanakları yaratması da mümkün değildi, gücünün dışındaydı. Amerika kıtasına göçlerin imkânsızlaşması karşısında, Japonlar Pasifik adalarına, Hawaii Adaları’na, Filipinler’e ve Avusturalya’ya göçe başladılarsa da, bu da çözüm olmaktan uzak görünüyordu.

Amerika kıtası ülkeleri içinde Japon muhaceretine en fazla toleranslı davranan ülke Brezilya olmuştur. 1929’da bu ülkeye göç etmiş olan Japonların sayısı takriben 15 000’ken, 1935’te bu rakam 173 420’ye yükselmiştir. Ama İkinci Dünya Savaşı öncesi yıllarda bu ülke de kapılarını Japonlara kapayacaktı.

Japonya’nın yenilgisiyle biten İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yapılan Tokyo Savaş Suçluları Mahkemesi’nin kayıtlarına göre, Japonya’nın şu nedenlerden dolayı Pasifik Savaşı’nı başlatan taraf olduğu ifade edilmiştir:

– Japonya’nın nüfusu, Amerika Birleşik Devletleri’ne oranla daha süratli bir tempo içinde artmaktadır.

– Japon milletinin, diğer ülkelere ve bilhassa Amerika Birleşik Devletleri’ne göç etme arzusuna karşı gelinmiş ve pek fazla kısıtlamalar konulmuştur.

– Japonya’nın ticareti ve sanayii, nüfus artışını karşılayamayacak durumdadır. Mançurya’nın işgalinden ve bilhassa İkinci Çin-Japon Savaşı’nın başlamasından sonra Milletler Cemiyeti kararı doğrultusunda, diğer bütün devletlerinin de Japonya’dan yaptıkları dış alımları yasaklamaları veya kısıtlamaları, durumu daha da fenalaştırmıştır. Halbuki Japonya, yiyecek maddelerini bile dış alımla temin etmekteydi. Bu durumda ticaret dengesinin kurulması da olanaksız hale gelmişti.

– Silahlanmak Japonya için önemli bir ihtiyaçtır. Çünkü; askerî gücü zayıf bir Japonya, günün birinde beyazlara esir edilecektir. Japonya askeri, ekonomik ve diplomatik bir abluka çemberi içine alınmıştır. Bu çemberi parçalamak ve hatta ortadan kaldırmak için kuvvetli olmak gereklidir. Japonya’nın barışçı dilek ve istekleri tatmin edilmemiş ve hiçbir zaman da olumlu karşılanmamıştır.