www.ertugrul.jp : Japonya'da bir Osmanlı Gemisi

Ana Sayfa-Home | DESTEKLEYENLER-SPONSORS | HAKKIMIZDA-ABOUT US | İLETİŞİM-CONTACT | 日本語 |

XX. YÜZYILA DOĞRU JAPONYA


Çinliler, güneşin doğduğu yönde bulunan takımadalara, “güneşin yeri” anlamına gelen bir isim vermişler ve bu ismi Çin yazısıyla “güneş” ve “kök” anlamlarına gelen iki simgeyle belirtmişlerdir.

Diğer kültür unsurlarından pek çoğunu olduğu gibi, yazılarında da Çin’den esinlenen ve Çin yazısına benzeterek bulan ada insanları, Çinlilerin iki simgeyle belirttikleri ismi ve anlamını beğenmişler ve kendilerine “Nippon” ya da “Nihon” denmesinden hoşnut olmuşlardır. Adalar ülkesinin adı da böylece konmuş: Nippon...

Gezgin Marco Polo, Çin’deyken, varlığını duyduğu Nippon adalarına, “Nippon”un Çince bir söyleyiş şekli olan “Cihpon”a benzeterek “Ciappone” demiş. Batı dillerindeki Japon veya Japan kelimesi de buradan türetilmiş. Biz Türkler de, adalar ülkesine, Batılıların söyleyiş şeklinden esinlenerek “Japonya” demişiz. Eğer ismin Türkçesi’ni kelimenin anlamından esinlenerek koysaydık, herhalde “Japonya” yerine “Tanyeri” diyebilirdik.

3 000’den fazla adadan oluşan bu tanyeri ülkesi genelde dağlık ve volkanik bir yapıya sahip olmasına karşın, doğanın bu ülkeye pek cömert davrandığını söylemek de mümkündür. Akarsuları, gölleri ve ormanları Japonya’ya emsalsiz güzellikler bahşeder. Ülke genelinin yüzde 68’ini orman alanları kapsar. Ama orman alanlarının bu kadar geniş olmasına karşın, Japonya’nın bugün bile dışalımında petrolden sonra en büyük alım kalemini orman ürünleri oluşturur.

Çünkü saygıyla ifade etmek gerekir ki, soğukta titremek veya donmak pahasına da olsa, hiçbir Japon, hiçbir ağaçtan bir tek dal bile kesmez. Bir tek dalı bile keçilere yedirmez. Yeşil öylesine korunur ki, ülkede toprak erozyonu olmaz, çamur görülemez. Her yıl milyonlarca metreküp verimli toprak yok olup gitmez.

Nehirler nispeten kısa ve dar bir yatak içinden akarlar. Bu yüzden iç suyolu hemen hemen hiç yoktur. Deniz araçları ve gemiler Japon anakaralarının içine doğru giremezler. Buna karşın, sık yağan yağmurlar, bu kısa ve dar yataklı nehirlerle, toprakları sulayıp onları verimli kıldığı gibi, bol ve ucuz elektrik üretimine de imkân sağlarlar.

Bol ve ucuz elektrik enerjisi ve bol su da, ülkenin sanayileşmesinde çok değerli altyapı olanakları sağlamıştır. Ayrıca da iç suyolu eksikliğini, çok ucuz elektrikli ulaşım araçları kullanabilme imkânıyla giderebilmişlerdir. Ülke bir baştan bir başa elektrikli tren ağlarıyla donatılmış, elektriksiz hiçbir köşe kalmamıştır.

Japon insanı, “tatami” denilen, yaklaşık 90 × 180 m ebadındaki dikdörtgen hasırlar üstünde büyür. Yarım tatamide oturur, bir tatamide yatıp uyur, iki tatamilik yerde çalışır, beş altı tatamilik bir yerde de bütün bir aile olarak yaşar.

Sıkılan, bunalan ve hatta yorulan Japon, kendisini doğaya, hemen köşe başındaki tapınağın bahçesindeki, kent parklarındaki veya ulusal parklardaki ağaçların altına veya çiçekler arasına atar. Ağaç sevgisinin, asırlık ağaçlara aynen saygın insanlar gibi efendi anlamına gelen “san” sıfatının verilmesinin ve hatta mabut kabul edilmesinin nedeni de insanlara verdiği bu hizmet ve insanların ona koşma geleneğinde yatar.

Japonların bir başka tutkusu olan çiçekler de açtıkları mevsimlerde değer kazanırlar ve büyük itibar görürler. Japonya’da mevsimler adeta bir doğal takvim oluştururlar ve “erken” veya “geç” diye iki kısma ayrılırlar. Erken ilkbahar, geç ilkbahar gibi... İnsanların doğa duyarlılığı da böyle doğal bir takvime uygun olarak başlar, gelişir ve olgunlaşır. Festivaller ve tatiller de bu mevsimlere uygun olarak tertiplenir. Doğa ve insan her yılı bir bütün olarak yaşar.

Erik “baiu” yağmurları, haziran ayının belirli bir günü başlar, temmuz ayının belirli bir günü biter.

Ünlü kiraz çiçekleri “sakura” ile erik “baiu” baharının güneyden kuzeye yönelen yaz yolculuğu, mart ayı başında başlayıp, mayıs ayı sonlarına kadar yaklaşık iki üç ay sürer. Bahar dalgasının bir günde kuzeye doğru 40 km kadar bir süratle ilerlediği ve de 50 m yüksekliğe tırmandığı da bilinir. Böylelikle her bölge ve yöre halkı hangi baharın, kendilerine ne zaman geleceğini bilir. Onu karşılar, ağırlar ve uğurlar.

Turnalar ve yaban ördekleri ilerleyen baharın hemen önü sıra uçarak, mutlu olayın müjdesini daha ileri yörelere götürürler. Kırlangıçlar ve guguk kuşları daha arkadan gelirler ve adeta mevsim şölenlerinde onur konuğu olurlar. Bahar ve kuş sesleri, ovalardan vadilere, güneyden kuzeye doğru, her yıl izlediği yollardan ağır ağır ilerleyerek haziran ayı ortalarında Hokkaido Adası’na varır. Bir süre bu adayı da şenlendirdikten sonra, bu kez tersine döner.

Güz mevsiminin kış yolculuğu dağlardan, ovalara ve kıyılara, kuzeyden güneye doğru olur. Ama bu kez ne sakura beyazı ne de erik pembesi yoktur. Güz dalgası küçük boy akağaçların “çınar eli”ne benzeyen beş parmaklı yapraklarını önce sarartır, sonra da nar gibi kızartır. En sonunda da morlaştırır. Ekim ayı başlarında, Hokkaido’nun ulusal park ormanlarında, doğadaki her renk vardır. Yaz başında birbirinden yeşil olan ağaçlar, güz başında sarıdan salt kırmızılık derecesine uzanan bir renk armonisi içinde ötekilerden ayrılırlar. Altın sarısı renkleriyle hasada hazırlanan çeltik tarlaları da güzü karşılar ve yolcu ederler. Bu arada krizantem-kasımpatı seraları açmakta gecikmesinler diye ya ısıtılırlar, yahut da geç açmasınlar diye soğutulurlar... Çeltik hasadıyla krizantemlerin açması arasındaki zaman süresi de hurma mevsimciğidir. Portakal kırmızısı hurmalar, dalları basar, yapraklarını döker ve kışı beklerler.

Krizantem çiçeklerin en güzeli, birliğin ve kutsallığın sembolü sayılır. En seçkin krizantemler, kent bahçelerinde sergilenirler. İnsanlar uzun kuyruklar oluşturarak bu güzelliklerin önünden geçerek onları seyrederler. Buna da “krizantem sergisi” adı verilir. Krizantem sakuradan da, kılıçtan da güçlü kabul edilir.

Sakurada gençliğin, kılıçta iktidarın gelip geçiciliğinin sembolleşmesine karşın, krizantemin doğadaki kalıcılığı, sonrasızlığı ve bilgeliği simgelediği kabul edilir.

Krizantemin özel olarak yetiştirilmiş bol ve katmer yapraklı bir türü imparator ailesinin arması olarak kabul edilmiştir. İmparatorlar için yapılmış anıtkabir kapılarında da bronzdan bir krizantem simgesi bulunur.

Ağaç altı ve çiçeklerden sonra Japon insanının koştuğu bir başka yer de, suyun bulunduğu her yerdir. Kaplıcalardır, göllerdir, nehirlerdir, denizlerdir. Japon insanının suya olan bu tutkusunun nedeni de atalarının denizden geldiklerine, “deniz çocuğu” olduklarına ve denizden çıkarak dağlara ormanlara doğru yükseldiklerine olan inançlarındandır.