Bu bahtsız geminin süvarisi Ali
Bey'in enginlere açılısı, sırtına
heybesini vurup Tekirdağ'ın
Dedecik köyündeki yuvasını
terkederek, denizcilik uğruna
Heybeliada okulunun yolunu
tutuşuyla başlıyor. Oshima
kayalıklarında ortadan biçilen
gemisinin son parçasına
yapışmış, sırtında şanlı üniforması sularda yiğitçe şehit oluşuna kadar uzanıyor.
Ali Bey'in kararlı, yurtsever, inanmasını, sevmesini bilen, vazifeşinas kişiliği, etrafındaki kaypaklıklar arasında büsbütün belirginleşiyor.
"Gitme," diyorlar, "istifa et; bu yirmi yıl Önce yamanmış, bir köşeye atılmış çürük gemiyle yola çıkılmaz."
"Ben bu devletin askeriyim, ekmeğini yedim. Nereye git derse giderim" diyor. Ali Bey yaptığı işe güzellikler katmasını bilen, işiyle bütünleşen bir adam. Resim yapmayı, harita çizmeyi, hat sanatını, Şehzade Mecid Efendi'nin hocalığına seçilecek kadar ilerletmiş. Çok iyi bir öğrenciliği var. Güverteye ayrılıyor.
Yüzbaşılığında Feth-i Bülend gemisinin ikinci kaptanı.
Ali Suavi vak'asında Hünkâr Yaveri.
Padişaha yaptığı haritalarla seçkinleşiyor.
Kolağası olmadan Sağkolağası oluyor.
Daha da gelişmesi için İngiltere'ye yolluyorlar. Dil öğrenip dönüyor.
Resmine bakıyorum ömrünün çoğunu deryalarda yaşamış bu açık denizler kaptanının; bu yakışıklı, levent insanın bakışlarında denizlerden bir parça ışıyor.
Babaannem şehit evladı olmanın önemini ve hüznünü taşırdı. Asker ekmeğini özler. Bir getiren oldu mu gözleri çakmaklanır. Onun bütün acılara ağlaması böyleydi, içeri doğru. Esmer ekmekten bir lokma koparır, öper, koynunda bir süre tutardı. Gemilerin batmayacağı bir dünya çok mu uzaklarda?... (devamı yarın)
Canan Eronat
23 Aralık 1993