Benim hatırlayabildiklerime, babaannemin, bir başka anlatma ustası Neyire'mizin öyküleştirdiği anıları da katmalıyım.
İlk sırada Can'la benim dünyaya gelişimiz var.
Lâleli'de, Kızıltaş Mahallesinde Çıkmaz sokakta Kitapçı Halit'in beş nolu hanesinde kiracı Hasan-Âli beylerde telaşe var. Refika hanımın ağrısı tutmuş.
Önce ben geliyorum.
Cicim ebenin elinden beni kaptığı gibi bağrına basıyor. Annemin canından Can kopadursun Cicim sevinçten coşup taşarak beni yıkayıp sevgiye, neşeye beliyor. Bana açılan ilk kucak, tenime değen ilk muhabbet.
Karşı odada kulağına gelen seslere bir türlü anlam veremeyen Hasan-Âli Bey'e annesi:
— Gözün aydın oğlum, hem oğlan, hem kız, deyince Âli Bey'in yüreğine inecek.
— Yok oğlum öyle değil, biri oğlan öbürü kız. İki yavrun oldu, diyor annesi.
Tıpkı Ayşe Hanım'ınkiler gibi bir oğlan bir kız. Cicim'in kadim acısı bal oluyor. Bana adını veriyor. Babam da Canan'ı ekleyince kimliğime sevgiler yükleniyor.
Zihni Paşa'nın, Çırakçıçeşmesinin karşısında, Sultan Selim camisinin yakınlarındaki konağında; sonra da Ayşe Hanım'ın Aksaray'daki evinde uzun kış geceleri kimi aksamları peçiç oynuyorlar. Dedem Borazan Tevfik'ten, Kurban Hosep'ten, Bekri Mustafa'dan nükteler aktarıyor. Yok olmadı Ayşe Hanım Muhayyelat-ı Aziz Efendi,ya da gazetelerden tefrikalar okuyor. Cicim'in yetmiş yaşında yeni harfleri öğrenişi gazete tutkusundan.
Bazen gazeteler de yetmiyor günceli yakalamaya; eksiğini selamlıktan sızan haberlerle tamamlıyor...
1900 yılları olmalı. Terkos suyunda kolera mikrobu çıkmış. Avusturya'dan uzman getirtilmiş. O sıralar Şehremini hiç sevilmiyor. Maiyetinde çalışan bir bey de selamlığa gelir gidermiş. Şöyle bir taşlama yazmış...
Celbolundu müsyü doktor Şantımes
Geldiği günden görüp Terkos suyunda mikrobu
Kaçtı mikroplar bütün Taksim suyunda verdi ses
Şehremini var iken mikrop aramak pek abes
...Yaşadıkları Cicim'i korkak ürkek yapmış. Bu tarafı ile ilgili türlü anılar aktarılırdı. Bir tanesi.
Günlerden bir gün kapının altından bir ilân atılmış. İçinde toplu, tüfekli bir şeyler yazılı. Ayşanrmı bir korkudur almış. Seferberlik ilânı mı nedir? Duy, sus, yut. Devrinin parolası... Uskûtu, uskûtu yâ eyyühel sâkûtun (Sus, sus ey şimdiye kadar susan kişi)...
Susmuş ve beklemiş. Bir aklıevvel ona yakınlarda açılan Topografya Okulunun ilânı olduğunu açıklayıncaya kadar yüreğine iniyormuş.
Aynı Ayşanırn, torunu Âli'nin İzmirin işgali için tertiplenen toplantıda konuşacağını duyunca yiğitleşiyor, Sultanahmet mitingini üzüm küfelerinin tepesinde izliyor.
Onun anlata anlata bitiremedikleri letafeti konuşmasının lezzetinden geliyor olmalı. Modaların, yeniliklerin dilimize taşıdığı çetrefil alafıranga lakırdıları bir kere duymayagörsün öyle bir seslendirip, şekillendirişi vardı ki, sözcüklerin kendilerini doğma büyüme İstanbullu sanacağı kadar...
Satandilyon, pitikara, Horozdibak, velespitsıvar, gırland, paşaz, masaz, filtıkos, corcet, galibarda kırmızısı, türkiz mavisi, tirşe yeşili gibi.
Babam ona "misk kokan, güzel söyleyen, uçucu bir hayal" demiş.
Cicim bana, en uzun günlerin İstanbul'u gibi ıhlamur kokardı.
Bir sabah okula giderken yine onu kucaklayıp kokladım. Kardeşimle elele Samanyolu sokağının tepesinden Sair Nigâr'a doğru koşu kopardık.
Döndüğümüzde Cicim bıraktığımız yerde yoktu.
Sevdiğim birinin, sabah varken, akşama yok olabileceğini o gün öğrendim.
Geçende Şişlinin tıknefes olmuş sokaklarında dolaşıp durdum. Daha doğrusu çocukluğumu dolaştırdım.
Cicim'in öldüğü Abdüllatif Bey apartmanı (Onat olmuş) duruyor. Sonra taşındığımız Majik apartmanı da. Kapıcısı ne aradığımı sordu.
Aramakla olmaz. O birer birer gidenler hiç olmadık bir esintiyle çıkar gelirler.
Kimi, rüzgârın taşıdığı yosun kokusuyla, belki de bir ezgiyle, dipten gelen dalgaların sürüklediği kabuktaki sesle.
Kimi gün batımında kıvılcımlanır, kimi kutup yıldızı olur çakılır, bir de bakarsınız hepsi birden Samanyolu olmuş sökün etmişler.
Gelsinler de artık nasıl gelirlerse.
Çağrı yankısını buldu mu?
Ali Ayşe'sine kavuştu mu dersiniz?
Onlar hiç ayrılmamışlardı ki.
Canan Eronat
23 Aralık 1993
ilk mektup yarın...