Sağ kalanların sayısı 69’du. Bunlardan ikisi kazayı anlatmak üzere bir Japon vapuru, 65’i Alman gambotu Wolf, ikisi de Japon savaş gemisi Yaeyama tarafından olay bölgesinden alınıp Kobe’ye getirilmişlerdi. Hepsi de istirahat etmek veya tedavi görmek üzere bir süre Kobe’de bırakılmışlardı.
Daha sonra da anavatanlarına dönebilmeleri için imparator, Kongo ve Hiyei isimli Japon kruvazörlerinin kendilerine tahsis edilmelerini emretmişti. Bunun üzerine Hiyei Kruvazörü Komutanı M. Tsunatsume Tanaka ve Kongo Kruvazörü Komutanı M. Sonosuke Hideka, imparatorun padişaha gönderdiği hediyeler ve mektuplar beraberlerinde olduğu halde, aynı yılın 5 Ekim günü Şinagava Körfezi’nden hareket ederek kazazede denizcileri almak üzere Kobe’ye intikal etmişlerdi. Anılan gemiler Port Said’den 18 Aralık 1890 günü geçerek Çanakkale Boğazı önündeki Beşige plajları önlerine vardıklarında, kendilerini karşılamaya gelen Türk savaş gemisi Talia Vapuru’yla buluştular. Türk vapurunun komutanı kazazedelerin kendisine teslim edilmesini istemiş fakat Japon gemilerinin komutanları, imparatorlarının, İstanbul’a varışlarında kazazedelerin doğruca Türk hükûmetine teslim edilmesi hakkındaki emrine bağlı olduklarını ifadeyle bu talebi reddederek, İzmir Limanı’na çekilmişler ve padişahın Boğaz’dan giriş iznini beklemeye başlamışlardır. Zira mevcut uluslararası antlaşmalara göre yabancı savaş gemileri ancak padişahın özel izniyle Boğazlardan geçebiliyorlardı.
Padişah, gemilerin İstanbul’a gelmeleri için gerekli onayı vermiş ve durumu kendilerine gönderilen telyazından öğrenen gemiler de Çanakkale’ye doğru hareket etmişler ve tekrar Talia vapuruyla buluşmuşlardır. Bu gemi onlara İstanbul’a kadar refakat etmiş ve her üç gemi pruva hattında 2 Ocak 1891 günü Dolmabahçe Sarayı önünde, İstanbul Limanı’na demirlemişlerdir.
Bir ay ve iki güneş gemisi İstanbul Limanı’na girdiği zaman, başkent halkı onları heyecanla karşılamıştı. Çünkü iki millet arasında, bir taraftan Türk subay ve erlerinin şehadeti ve diğer taraftan da Japon milletinin kazazedeler için fedakârlığı gibi iki insanî hissin tezahürü üzerine kurulmuş samimî bir bağ oluşmuştu. Türk ve Japon halkları arasında karşılıklı olarak kurulan bu bağın; iki ülke arasındaki dostluğun temeli olduğu bugün daha iyi anlaşılmaktadır.
Bu ziyarete o zamanlar bütün Türkiye çok sevinmişti. Padişah, Dolmabahçe Sarayı’nı Japon kruvazörlerinin subay ve erlerinin kabulüne tahsis etmiş ve her iki geminin komutanından dümen neferlerine kadar bütün mürettebata geceli gündüzlü ziyafetler verdirtmişti.
Ayrıca, her iki gemi komutanına da ikinci rütbeden Mecidiye Nişanı tevdi etmiş ve kendi tuğrasını taşıyan elmas işlemeli birer altın sigara kutusu hediye etmişti. Birkaç yıl sonra da yaveri Ahmet Bey’i Japonya’ya göndererek teşekkür makamında imparatora gayet güzel ve cins bir at takdim ettirmişti.
İki gemi, İstanbul’da 40 gün kaldıktan sonra Japonya’ya hareket ederek, dönüş yolunda Yunanistan’da Pire Limanı’na uğramışlar ve 10 Mayıs 1891’de Şinagava Körfezi’ne varmışlardır. Kazazedelerin ülkelerine teslimini izleyen günlerde Japon gazetelerinden Cici Şimpo yazarı M. Şotaro Noda, şehitlerin aileleri için bu gazete tarafından bütün Japonya’da toplanmış olan yardım paralarını götürmek üzere İstanbul’u ziyaret etmiştir.
M. Taraciro Yamada da 1891 yılı Nisan’ında İstanbul’u ziyaret ederek, Tokyo’da yardımseverlerden şehit aileleri için toplanan yardım parasını götürüp teslim etmiştir. Padişah gelen zevatı üç kez huzuruna kabul etmiş ve M. Noda ile M. T. Yamada’dan, birlikte İstanbul’da kalıp Türk subaylarına Japonca öğretmelerini istemiştir. Bu isteğinden de padişahın bizim dostluğumuzu ne kadar fazla arzu ettiği açıkça anlaşılabilir.