Başlangıçta, direk olarak Seylan Adası’ndaki Kolombo’ya intikal etmek düşünüldüyse de, bu mesafe 2000 mil gibi oldukça uzun bir mesafeydi. Bu mesafede mevsim rüzgârlarının zamanı kaçırılmış olduğundan, uygun rüzgâr bulunamazsa denizde kalış süresi çok uzar, hem gemi hem personel yıpranırdı. Bu düşüncelerle bir ara limana uğramak zorunluluğu doğdu. Bombay Limanı’na uğramanın en akılcı hareket olacağı düşünüldüğünden, rota ona göre değiştirildi. Bahriye Bakanlığı’na Aden’den hareketten evvel, Kolombo’ya hareket edildiği bildirilmesine rağmen, Bombay’a doğru yol verildi.
Ekim ayının ortalarına gelinmişti. Ertuğrul 12 derece kuzey enlemi üzerinde, genel doğu rotasında seyrine devam ediyordu. Hint Okyanusu’nda poyraz ticaret rüzgârları esmezdi. Güneydoğu yönünden, keşişlemeden esen ticaret rüzgârlarının zamanı da Aralık ile Temmuz ayları arasıydı. Aslında geminin hareketi için en uygun rüzgâr da arada esen bu rüzgârlardı. Ama bu rüzgârlar da Ekvator’un güneyinde eserdi. Geminin bu enlemlere kadar inmesi de bahis konusu olamazdı. Bu yüzden ticaret rüzgârlarından yararlanmak olanağı yoktu.
Bu rüzgârlara ticaret rüzgârı adı verilmesi bunların bir ticaret metası olarak alınıp satılabilmesinden değil, belirli zamanlarda aylarca aynı yönden ve devamlı olarak esmelerindendi. Estiği yön ve mevsim sabit olduğundan yelkenli gemiler bu rüzgârlardan yararlanarak ticarî seferler yapabiliyorlardı.
Ertuğrul için ticaret rüzgârlarından yararlanmak mümkün değildi ama Hint Okyanusu’nda ticaret rüzgârları kadar olmasa bile yine de muntazam esen “mevsim” rüzgârları da vardı. Osmanlı denizcileri bu rüzgârları iyi bilirlerdi. “Mevkutî” rüzgârlar ismini verdikleri bu rüzgârlar Ekim ila Mart ayları arasında poyrazdan, Nisandan Eylüle kadar da lodostan eserlerdi. Lodos mevsim rüzgârları Ertuğrul’un seyir rotası için çok uygun olurdu. Ancak Süveyş’te kalış süresi dolayısıyla mevsim biraz geçmişti. Fakat mevsim değişiklikleri takvim yaprağını koparır gibi hemen olmazdı. Ekim ayında hem poyraz hem de lodos mevsim rüzgârlarına tesadüf etmek de mümkündü. Bu biraz da şans meselesiydi. Ertuğrul da bu şansını kullandı. Yorucu fakat olaysız bir seyirden sonra Bombay’a vardı.
Bombay MÖ 1000 yıllarından beri bir balıkçı köyü olarak bilinmekteydi. Hindistan’ın İran ve Araplarla yaptığı ticarette de liman olarak kullanılmış ve Portekizliler gelişinden ve Gücerat Hükümdarı Bahadır Şah’ın, aslında birkaç adadan ve bataklık araziden oluşan bu liman kentini, 1534’te tamamen kendilerine verişinden sonra Portekizlilerin egemenliği altına girmişti.
1626’da İngilizler ve Hollandalılar tarafından yağmalanan ve bazı kısımları yakılan kent, 1661’de, İngiltere Kralı II. Charles ile Portekiz kralının kız kardeşi Catherine arasındaki evlilik antlaşması uyarınca hediye veya çeyiz olarak İngiltere’ye verilmişti. 1664’te de Bombay resmen Büyük Britanya topraklarına katılmıştı. Fakat İngilizler, Krallarına verilen bu hediyeyi o kadar basit bulmuşlardı ki; kullanmak bile istememişler ve 1668’de İngiliz Doğu Hindistan Kumpanyası’na yıllık sadece on altın karşılığı kiraya vermişlerdi.
Ama Bombay’ın kaderi Süveyş Kanalı açıldıktan sonra değişmiş ve önemi birdenbire artmıştı. Bir liman kenti olarak büyük bir gelişmeye mazhar olmuştu. O yıllardaki nüfusu da Kalküta’dan sonra Hindistan’ın ikinci büyük kenti olarak bir milyonun üzerine çıkmıştı. Bu nüfusun hemen hemen yarısı da Müslümandı.
Bombay şehri sahile pek yakın bir ada üzerinde kurulmuştu. Ada hem mendirek hem de geçit hizmetini veren iki yolla karaya bağlanmıştı. Demiryolu bağlantısı da kısa süre önce tamamlanmıştı ve bu bağlantıdan sonra İngiltere’nin Hint Okyanusu Filosu’nun ana üssü de bu yepyeni limana taşınmıştı.