www.ertugrul.jp : Japonya'da bir Osmanlı Gemisi

Ana Sayfa | DESTEKLEYENLER | HAKKIMIZDA | İLETİŞİM | 日本語 |

Ertuğrul Gemisi'nin Gönderilmesindeki Zamanlama


XIX. yüzyılın ikinci yarısında Fransa’dan fikrî devrimleri, İngiltere’den sanayi devrimlerini alamamış, her iki büyük devrimde de yüzeyde kalmış çok uluslu Osmanlı İmparatorluğu, haliyle teknolojik, ekonomik, politik ve sosyal açılardan aşılması güç sorunlarla karşı karşıya kalacaktı. Bu sorunların sadece iç nedenlerden kaynaklandığını söylemek de mümkün değildi. Dış etkenler de en az onlar kadar önemliydi.

Avrupa’da Fransız milliyetçiliğinin gelişmesi karşısında; Prusya, Alman birliğini oluşturmaya çalışıyor ve PanGermanizm cereyanı ortaya çıkıyordu. Rusya’da başlayan Slav milliyetçiliği, Büyük Petro’dan beri Akdeniz’e inmeye çalışan Rusya’yı çokuluslu bir İmparatorluk olmasına rağmen, Balkanlardaki Slav ve Ortodoks topluluklarıyla aynı safta yer almaya sevk ediyordu. Panslavizm de böylece doğuyordu.

Gerçi ırk temeline dayalı bu milliyetçilik akımları, ırk birliğini temel almamış İngiliz liberalizmiyle çelişiyordu ama bu durum bile Panslavizm’in takipçisi, Rusya’nın siyasî ve Rus Ortodokslarının ruhanî lideri Çar ile İngiliz sarayının yakın ilişkiler içine girmesine de engel olmuyordu. Bu ikili, ilişki kıta Avrupa’sında Fransız ve Alman milliyetçiliğine karşı Slav milliyetçiliğinin önemli bir alternatif oluşturması dolayısıyla İngiltere’nin işine gelen bir ilişkiydi. Diğer yandan bu ilişki, Rusya’nın güneye sarkma siyasetinin Osmanlı Devleti üzerinde bir Demokles’in kılıcı gibi kullanılmasını da mümkün kılabilecek bir ilişkiydi.

Yine İngiltere’nin anti kavimsel bir temel üzerine oturmuş liberalizmi, Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkaslar üçgeninde yani Osmanlı toprakları üzerinde, başında padişahın, sultan-halife namıyla bir sembol olarak bulunacağı, yasama ve yürütme gücünün oluşturulacak meşruti monarşik yapıdaki bir konfederasyon meclisinde olacağı bir “Osmanlı Konfederasyonu” fikrinin gerçekleşmesinin takipçisi olduğu da izleniyordu. Bundan amaç, İngiltere için Hindistan, Çin, Japonya, Avustralya vb... Doğu ve Uzakdoğu sömürgeleri veya ülkeleriyle yaptığı ticarette son derece önemli olan ve “İmparatorluk yolu” olarak da isimlendirilen Akdeniz deniz ulaştırma yollarının emniyetini sağlamaktı.

Bu modelin en önemli özelliği Balkan-Kafkas ve Ortadoğu üçgeninde ulusal devletlere yer vermemesi, ulusal karakterli bölgeleri kendi iç işlerinde serbest bırakan bir “Osmanlı konfederasyonu”nu amaçlamasıydı. II. Abdülhamid’in ve Osmanlı mutlakiyetçilerinin, İngiltere’nin tam karşısında yer almalarının bir önemli nedeni de İngiltere’nin, devletin parçalanmasına yol açacağı tabiî olan bu kapsamlı ve köklü stratejik hedefiydi.

Avrupa’daki durum ve Osmanlı toprakları üzerindeki ham emeller bu durumdayken, 2 Kasım 1889’da Alman İmparatoru II. Wilhelm hükümdarlığı süresince Osmanlı İmparatorluğu’na yaptığı üç ziyaretten ilki için İstanbul’a geldi.

Genç imparator; “... Sultan ve bütün İstanbul halkının içten davranışlarını gördükten sonra...” 6 Kasım 1889 günü ülkesine mutlu döndü. İki gün sonra da Times gazetesi bu ziyaretle ilişkin olarak şunları yazıyordu:

“... Özellikle bu ziyarette Türkiye ve Almanya arasında kesin bir antlaşma olmadı. Fakat Alman imparatorunun Osmanlı Sultanı’nın başşehrinde elde ettiği maddî ve manevî semereler ileride Almanya’nın Türkiye’de çok etkili olacağını gösteriyordu...”

Bu ziyaretin hemen öncesinde de, 26 Ağustosta iki ülke arasında yeni bir ticaret antlaşması yapılmıştı. 1890’dan itibaren Abdülhamid, gerçekten Almanya’yla uyuşma politikasına adım atmış bulunuyordu. Başka bir deyişle İngiltere’ye karşı dış politikada büyük bir değişiklik yaparak Almanya’yla ittifak yolunu seçmişti.

O tarihlerde Ruslar gözlerini Sibirya’ya ve Uzakdoğu’ya çevirmişti. Orta Asya ve Mançurya’daki emelleri ve faaliyetleriyle bu bölgede çatışan çıkarları dolayısıyla İngiltere’yle araları açılıyordu. Ama Rusya, batıda Fransa’yla yakınlaşarak kendini Almanya ve İngiltere’ye karşı emniyet altına almıştı.

Bu durumda, 1883’ten itibaren Orta Asya’da Rusya’yla, 1888’den sonra da Mısır ve Kuzey Afrika’da Fransa’yla çatışma halinde olan İngiltere’nin bu devletlerle aralarındaki ilişkiler gittikçe daha da ciddî bir hal alıyordu.

İngiltere’nin, batıda Almanya, Uzakdoğu’da da yepyeni bir güç olarak ortaya çıkmaya başlamış olan Japonya’yla yakınlaşarak yalnızlıktan kurtulmasından başka seçeneği yoktu.

Avrupa’da durum, Fransa-Rusya ittifakına karşı, İngiltere-Almanya ittifakı gibi görünüyordu. Bu yüzden de Alman imparatorunun İstanbul’u ziyareti İngiltere tarafından hoş karşılanmıştı. Bir Osmanlı-Rus yakınlaşmasına karşı çok duyarlı olan İngiltere’nin bu ziyaretten hoşlanmaması mümkün değildi. Çünkü böyle bir ziyaret, yalnız Rus çarını rahatsız etmekle kalmayıp, ayrıca padişaha Alman-Rus ihtilafının Osmanlı Devleti’nin tarafsızlığını sürdürmesi için de faydalı olduğunu göstermişti.

Osmanlı - Alman ilişkilerindeki bu gelişmeler sırasında, İstanbul’daki Rus Büyükelçisi Nelidov’un savaş tazminatlarının geç ödenmesini bahane ederek, Babıâli’yi defalarca protesto ettiği de dikkati çekmektedir. Zira savaş tazminatı sorunu, Rusların Osmanlı Devleti’nin içişlerine karışmak istedikleri her zaman ortaya sürdükleri bir kozdu.

Alman imparatorunun ziyaretinden sonra, daha da gelişen Osmanlı-Alman yakınlaşmasının asıl amacı, aslında İngiltere’yi durdurmak, Osmanlı konfederasyonu kurma projesini uygulattırmamaktı. Ama bunu Rusların böyle anlaması kolay değildi. Rusların kuşkusu, Osmanlı Devleti’nin olası bir İngiltere Almanya ittifakına dahil olacağıydı. Kuşkularında haksız da sayılmazlardı. Onların bu kuşkularını gidermek ve kışkırtmamak için Abdülhamid’in çok dikkatli hareket etmesi, yumuşatma yöntemleri kullanması ve Osmanlı Devleti’nin İngiltere’yle ittifak yapmayacağını göstermesi gerekti.

İngiltere’yle ilişkiler konusunda üzerinde durulması gereken bir başka önemli konu daha vardı ki, o da hilafet sorunuydu.

1877’de Hindistan’da İmparatorluk kuran, 1882’de Mısır’ı işgal eden, aynı yıllarda Tunus’u Fransa’ya peşkeş çeken ve onun tarafından 1881’deki işgalini bir denge politikası olarak teşvik eden, Arabistan’ı ele geçirme planları yapan İngiltere için, İslam siyaseti oldukça önemli bir konu olmuştur. Zira bütün bu ülkelerde çok büyük sayıda Müslüman nüfus yaşamaktaydı. Sadece unvan olarak kalmış görünse bile, Osmanlı padişahının bütün Müslümanların emiri yani halifesi olması İngiltere için çok sakıncalıydı. Bu yüzden İngilizler dikkatlerini “Arap Hilafeti Kampanyası”na çevirmişlerdi.

Sultan Abdülhamid kendisine atfen yayımlanan hatıralarında bakın bu konuda ne diyor:

“... Blund adlı bir İngilizle, Cemaleddin Afganî isimli bir maskaranın elbirliği ederek İngiliz Hariciyesi’nde hazırladıkları bir plan elime geçti. Bunlar hilafetin Türkler tarafından Araplardan zorla alındığını ileri sürüyorlar ve Mekke Şerifi Hüseyin’in halife ilan edilmesini İngilizlere teklif ediyorlardı.

Cemaleddin Afganî’yi yakından tanırdım. Mısır’da bulunuyordu. Tehlikeli bir adamdı. Bana bir ara Mehdilik iddiasıyla bütün Orta Asya Müslümanlarını ayaklandırmayı bile teklif etmişti. Buna muktedir olmadığımı biliyordum. Ayrıca İngilizlerin adamıydı ve çok muhtemel olarak İngilizler beni sınamak için bu adamı hazırlamışlardı. Derhal reddettim. Bu sefer de Blund’la işbirliği yaptı...”

19 Ekim 1876’da Londra’da yayın hayatına giren ve Osmanlı Hilafeti’ni kabul etmeyip, hilafetin kendi hakları olduğundan bahseden Arapların sözcüsü durumundaki Mirat el-Ahval gazetesine para yardımında bulunan İngilizler, Arapların Osmanlı karşıtı kampanyasını güçlü bir şekilde desteklemeye başlamışlardı.

İngiliz basınında da Times, 19th Century gibi o dönemin önde gelen gazete ve dergileri, “... Hilafet makamı, kanuna uygun olarak Osmanlıların eline geçmeyip, zorla kaçırılmıştır...” diye bir kampanya başlatmışlardı.

İşte oluşturulmaya çalışılan böyle bir politik ortama karşın, sultan-halifenin kendisinin sadece Arapların değil, tüm dünyadaki Müslümanların dinî lideri olduğunu göstermesi, Müslümanlığın sadece Arapların dini değil, evrensel bir din olduğunu kanıtlaması zamanı gelmişti. Ayrıca 1889 yılında hem kendisini ziyaret eden Prens Komatsu’nun ziyaretine ve hem de Japon imparatorunun kendisine gönderdiği nişana, Osmanlı Devleti’nin en büyük nişanıyla karşılık vermek, böylece de dostluk ilişkilerinin temelini daha da sağlamlaştırmak, hem de daha evvel İstanbul’u ziyaret eden Japon okul gemisi Seiki’nin ziyaretini iade etmek amacıyla, bir “iyi niyet elçisi” atayıp onu “okul gemisi” hüviyetinde bir savaş gemisiyle gönderme kararını verdi. Bu kararını uygulayabilmek için seçilecek geminin, Hint Okyanusu’na kıyıdaş fakat Arap ırkından olmayan Müslümanların, Hindistan, Malezya ve Endonezya adaları gibi büyük Müslüman topluluklarının yaşadığı yörelere de uğrayarak, oralarda sultan-halifenin bir gemisi olarak bayrak göstermesi sonra da Japonya’ya gitmesi uygun olacaktı ve çok maksada hizmet edecekti. Böylece de; birisi Yakındoğu diğeri Uzakdoğu ülkesi olan Osmanlı İmparatorluğu ve Japonya İmparatorluğu aralarındaki ilişkileri geliştirme konusu da, fazla dallanıp budaklanmayacak, siyasî polemiklere neden olmayacaktı.

Zira okul gemisi göndermenin görünürdeki sebebi, Deniz Harp Okulu öğrencilerinin okulda teorik olarak aldıkları bilgilerin denizde uygulamasını yapmalarıydı. Bütün ileri ülkeler de deniz öğrencilerine her yıl değişik sürelerde, benzer şekilde “açık deniz eğitimi” yaptırmakta olduklarından, konuyu başka taraflara çekme gayretleri inandırıcı olamaz. Fazla taraftar bulamazdı. İstismar edilmesi zor bir konu olurdu.