İslamiyet’te devlet başkanı olan Halife, Allah’ın elçisi yani resul olan yüce Peygamberimize vekillik ettiği için “bütün Müslümanların başı” yani “Emirülmüminin” diye anılır ve o, insanların dünya ve ahiret bütün işlerini, Kuran’ın buyruklarını şeriat dairesinde idaresinden sorumlu bulunurdu.
Buna karşın, İslamiyete kadar Türk hakanları, Tanrı bağışı kutlar yoluyla yalnız yeryüzündeki insanları idare etmekle görevliydiler. İşte Araplar ile Türkler arasında hükümdarlık anlayışındaki bu farklı görüş ve anlayış, Türklerin İslamiyeti kabul ettiği günlerde egemenliği sürdüren Büyük Selçuklu İmparatorluğu döneminde ilk kez ortaya çıkmış ve Selçuklu Sultanları dünyayı idare etme yetkisini Halifeye vermeyerek, kendi ellerinde tutmuşlardır.
Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim’in 1517’de Mısır’ı fethederek uhdesine aldığı kabul edilen hilafet makamı işte bu makamdır. Ama XIX. yüzyılın ikinci yarısına kadar, hatta II. Abdülhamid zamanına kadar da hilafet makamının Padişahlar tarafından etkili bir biçimde kullanıldığını söylemek mümkün değildir.
XIX. yüzyılın ikinci yarısında sadece Afganistan, İran ve Osmanlı İmparatorluğu Müslüman birer devlettiler. Ama bunlardan Afganistan da, İran da Rus nüfuzu altındaydı. Onun için tüm dünya Müslümanlarının gözü kulağı yegâne bağımsız Müslüman devlet olan Osmanlı İmparatorluğu üzerindeydi. Padişahın aynı zamanda tüm Müslümanların dinî lideri olması da bu dikkati daha çok arttırıyordu. Onun için Ertuğrul Firkateyni’nin Uzakdoğu gezisinde uğrayacağı limanlarda, Müslümanlar tarafından bir başka duyguyla izlenmesi doğaldı. Onların Ertuğrul’dan beklentilerine cevap vermek de çok önemli bir temsil ve propaganda görevi olacaktı.
Panislamist bir düşüncenin gereği olarak değil ama yukarıdaki düşüncelerle, bir Müslüman ülkenin, Halifenin ülkesinin bir temsilcisi olarak 14 şubat 1889 tarihli “Japonya’ya okul gemisi gönderilmesi hakkında Bahriye Bakanlığı’na verilen Sadrazamlık tezkeresi”nde, “...Ertuğrul’un gezi amacı; bir açıdan deniz öğrencilerinin tatbiki eğitimlerini yaptırmak, bir açıdan da ziyaret edilecek yabancı limanlarda bir Müslüman ülke gemisi olarak temsil ve sancak gösterme görevi yapmaktır.” denmiştir.
Bahriye Bakanlığı, Ertuğrul Firkateyni komutanına verdiği direktifte, uğranılacak limanlarda Müslümanlık vecibelerinin yerine getirilmesi konusuna bilhassa işaret ederek, konuyu daha da açık bir hale getirmiştir.
Ertuğrul’un Uzakdoğu gezisinin panislamizm propagandası için faydalı olacağı konusu, daha gezi öncesinde İstanbul basınında da işlenmişti.
Osmanlı Bahriyesi’nin yayımladığı Ceride-i Bahriye, yerel Müslümanların coşkunluğunu anlatan ve yerel basında çıkan yazılardan bazılarını seçip Türkçe olarak yayımlamıştır. Sonra da bu yazılar İstanbul basınının hemen hemen bütün gazetelerince de alıntı olarak kullanılmış ve yayımlanmıştır. Böylece de Osmanlı dünyasındaki Müslümanlara, tüm dünyadaki Müslümanların birlik ve beraberlik içinde ve hilafetin de görev başında olduğu anlatılmış olunuyordu.
Bunlardan birisi de 29 Ekim 1889 tarihli Advocate of İndia gazetesinde yayımlanan makaledir. Makalede, Ertuğrul’a karşı Hint Müslümanlarının gösterdiği yakın ilgiden ve dostça davranışlardan bahsedilmekte ve bilhassa Ertuğrul’un Bombay’da bulunduğu süre içinde subaylarının ve askerlerinin üstün disiplin ve terbiyesinden övgüyle söz edilmekteydi.
Yine Ceride-i Bahriye’de yer verilen bir başka alıntı da, 28 Ekim 1889 tarihli Gazette of Bombay da yayımlanan bir yazıdır. Bu yazıda; Ertuğrul’un yerli Müslümanlar tarafından çok iyi karşılandığına, personelinin kılık kıyafeti açısından İngilizler seviyesinde olduğuna, bütün ziyaretçilerin gemiyi serbestçe gezebileceklerine değiniliyordu.
Bu konuyla ilişkin olarak, Osman Paşa da, Singapur’dan çektiği 29 Kasım 1889 tarihli telgrafında şöyle diyordu:
“... Her yerde hüsni kabul olunarak Bombay’da ve Kolombo’da 30 binden ziyade İslam ziyarete geldiler. Sefine Singapur’a vusulundan beri misafirlerle dolup dolup boşalıyor. İslamlar, prensleri ve küberası ile Malakka, Sumatra ve Cava’dan ziyaretimize koşuyor. Bendeniz, zabitan ve mürettebatı sa’ire her gün ziyafetlere med’uvvuz. Camilerdeki muhabbet ve hissiyatı İslamiyye ve du’ayı Padişahi ta’rif olunamaz...”
Yazı kurulunun başkanlığını bizzat Bahriye Bakanı Bozcaadalı Hasan Hüsnü Paşa’nın yaptığı, Ceride-i Bahriye’de yayımlanan bu iki makalenin seçilmesinde de ince politik hesaplar yapıldığı, İngiltere’ye ve İngiliz kamuoyuna mesajlar verilmesinin düşünüldüğü açıktı. Zira İngiliz basınının Ertuğrul’un hareketlerini çok yakından izlediği ve hatta her hareketinde kusur aradığı bilinmekteydi. Örneğin, Süveyş’te Ertuğrul’un karaya oturması olayı, İstanbul basınından evvel İngiliz gazeteleriyle duyurulmuştu. Hatta bunlardan Times gazetesi, olayın Ertuğrul’un subaylarının yeteneksizliğinden kaynaklandığını bile iddia etmişti.
II. Abdülhamid’in; Ertuğrul’un gezisini, kendisinin İngiliz yanlısı siyasete son verdiğinin ve devletin dış politikasını büyük devletler arasında diplomatik denge kurarak sürdüreceğinin kanıtları olarak kullanmak istediği de anlaşılmaktadır. Yoksa Batılıların anladığı anlamda bir panislamizm siyasetinin aracı olarak kullandığını söylemek mümkün değildir.
Yine Ertuğrul’un gezisi vesilesiyle, Müslümanlığın sadece Araplara ait bir din olmadığını, Halifenin de Arap olmasına gerek olmadığını, Arap dünyası dışında da çok geniş bir Müslüman topluluğu bulunduğunu ve bunların Halife olarak kendisine bağlılığını kanıtlamak istediği de görülmektedir. Müslüman halkın yaşadığı ülkeleri sömüren devletlere de, Osmanlı Devleti’yle ilişkilerinde bunun hesabını yapmalarını hatırlatmıştır.