II. Abdülhamid, dünyadaki ve Avrupa’daki gelişmelerin farkındaydı ve onları yakından izliyordu. Birliğini tamamlamış, 1871 Fransa-Prusya Savaşı’nın mutlak galibi bir Almanya’nın Avrupa’daki kuvvetler dengesini bozduğunu ve bütün devletlerin dış politikalarında büyük değişiklikler meydana getirdiğinin idraki içine de girmişti. Fransa’nın Almanya’ya karşı kendi güvenliğini sağlamak için Rusya’ya yanaştığını, bu nedenle Osmanlı-Rus ilişkilerinde ve ihtilaflarında daima Rusya’yı desteklediğini, Rusya’nın ise, kuvvetli komşuları Almanları artık iyice hesaba katmaya başladığını görüyordu. Yakınlarının II. Abdülhamid’in kendisine atfen yayımladıkları anılarda da bu husus şöyle dile getiriliyordu:
“... İngiltere, ada devleti olmasına ve üstün donanmasına güvenerek Bismark Almanyası’yla pek ilgilenmedi. Hatta bundan yararlanarak öteki Avrupa devletlerinin kendi güvenlikleriyle uğraşmasını fırsat bilip Akdeniz’de Osmanlı toprakları üzerinde ve Asya’da yeni haklar sağlamak yolunu tuttu...
“... Benim tahta çıktığım yıl İngilizler Hindistan’ı ele geçirmişlerdi. Bir yandan Hint yolunun güvenliğini sağlamaya gayret sarf ediyorlar, bir yandan da Çin’e, Orta Asya’ya girmeye çalışıyorlardı.
Ruslar da bu yıllarda gözlerini Orta Asya’ya çevirmişler ve Fergana’yı alarak Hokand Hanlığı’nı ele geçirmişlerdi... Apaçık görüyordum ki, Avrupa’nın büyük devlet leri kendi aralarında dünyayı bölüşmeye çıkmışlardı. Bölüşülecek ülkeler arasında Os manlı toprakları da vardı. Ben bu kuvvetlerin önünde tek başıma duramazdım. Gücüm yetmezdi. Yapabileceğim tek şey, aralarındaki rekabetten yararlanıp, her birine daha büyük lokma ümidi dağıtılarak, birini ötekine düşürmekten ibaret olabilirdi.”
II. Abdülhamid’in bu değerlendirmesi ve yorumuyla gerçekten uyguladığı politika arasındaki farkı, onun saray siyasetini en yakından görmüş bir kişi olan sabık mabeyn başkâtibi Tahsin Paşa’nın anılarından anlıyoruz. Paşa, Abdülhamid’in İngiltere ve Rusya’dan son derece endişe ettiğini, özellikle İngiltere’yi daha tehlikeli gördüğünü, bu iki devlete karşı önlem olarak Almanya’ya yaklaştığını yazmaktadır. Yine Tahsin Paşa’nın ifadesine göre Abdülhamid’in dış politikadaki amacı, “... Rusya’yı idare etmek, İngiltere’yle asla mesele çıkarmamak...” idi.
Aynı anılar şöyle devam eder: “... Sultan Hamid Rusların vakit vakit başımıza getirmiş oldukları felaketleri hatırdan çıkarmaz, onun en yakınımızda fakat çok büyük ve korkunç bir düşman olduğunu sık sık söylerdi. Sultan Hamid’in Rusya’ya karşı İngiltere’den yardım beklenemeyeceği hakkındaki düşüncesi de sarsılmaz bir halde idi... Bundan dolayıdır ki, Rusya’ya karşı idareyi maslahat siyasetini takip ederdi. Rus çarı Karadeniz kıyısındaki yazlığı olan Yalta Sarayı’na geldikçe Fuad Paşa ve Turhan Paşa gibi zevatı hoş geldi ne göndererek, dostça ilişkilerin teyidine çalışırdı...”
O yıllarda Rus dış politikasının mihveri de Orta Asya’ya ve Uzakdoğu’ya doğruydu. Rusya Kırım Savaşı’ndan sonra anlamıştı ki; batıda sıcak denizlere ulaşma, dünyaya açılma ve emperyalist emellerini gerçekleştirme doğuya nazaran çok daha zordu. Batı da Osmanlılarla uzun süre devam ettirdikleri düşmanca tutumdan fayda olmadığının, aksine kayıplarını attırdığının idraki içine girecekti.
Yine Rusların bir başka endişesi de, Osmanlılar üzerine baskısını sürdürürse, İstanbul ve Çanakkale boğazlarının kontrolünün uluslararası bir yönetim altına girmesi korkusuydu. Bunun belirtilerini de 1841 Boğazlar Sözleşmesi ve 1856 Paris Antlaşması müzakerelerinde görmüştü. Tahrikten kaçınması en akılcı yol olurdu.
II. Abdülhamid Rusların içinde bulunduğu durumu ve niyetlerini iyi değerlendirmiş ve Ruslara dostluğunu adeta pazarlayacak bir politik tutumu benimsemişti. Bu yüzden adı Kızıl Sultan’a bile çıkmıştı. Ama politikasını uygularken, kendisinin de dayanabileceği ve güvenebileceği güçlü bir dosta ihtiyacı vardı. Bu dost hiçbir zaman İngiltere olamazdı. Ama Almanya pekâla bu rolu oynayabilirdi. İngiltere’yle bir mesele çıkarmadan, Almanya ve Rusya’ya yaklaşarak onu durdurmak, Rusya’ya karşı ise, Osmanlılarla iyi geçinmesinin değerini kabul ettirecek şekilde yumuşak bir politika izlemek, Abdülhamid’in denge politikasındaki ana konsepti oluşturmuştu.
Japonya gezisine çıkmadan evvel “Ertuğrul Firkateyni’ne okul gemisi hüviyetinin verilmesi, Osmanlı-Japon dostluğunun Rusları kışkırtmaması için bir bahaneydi” iddiaları hep süregelmiştir. Ama aslında Rusların Ertuğrul’a gösterdikleri ilgi, bunun aksinin kanıtıydı. Rusların çekindiği Osmanlı-Japon dostluğu değil, Osmanlı-Alman dostluğunun giderek gelişmesi ve Osmanlılar üzerinde Alman nüfuzunun artmasıydı.
Nitekim İstanbul’daki Rus Büyükelçisi Nelidov, kendi Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği 25 Temmuz 1889 tarihli raporunda şöyle diyordu:
“... Bu kere gönderilecek olan Ertuğrul Firkateyni’nin asıl amacı, Kızıldeniz ve Arabistan sularında Osmanlı bayrağının dalgalandırılması, bir de çok sayıda Müslümanın bulunduğu Hindistan’da sultan’ın emeli olan gösterilerin yapılmasıdır...
Ertuğrul Firkateyni, yerli Müslümanların manevî güçlerini ve sultana olan bağlılıklarını arttırmak için, bazı Hindistan limanlarına uğrayacaktır. İngilizler ise, onların sultana olan manevî itaatlerini kırmak için hiç durmadan çalışmaktadırlar.”
Ertuğrul’un Japonya’da kalışı süresince de, bu ülkedeki Rusların, kendisine ve Ertuğrul gemisinin subaylarına ve personeline çok iyi davrandıkları da bizzat Osman Paşa’nın kardeşine yazdığı mektuplarla sabit olmuştur. Kazadan sonra ise Alman Gambotu Wolf ’un, olay yerine gidip arama ve kurtarma faaliyetlerine bilfiil katıldığını görünce, Japonya’daki Rus büyükelçisi de Almanlarla yarış edercesine, Japon hükümetine, kazadan kurtulanların Rusya üzerinden demiryolu-denizyolu bağlantısıyla kendileri tarafından İstanbul’a gönderilmesi teklifinde bulunmuştur. Osmanlı hükûmeti bu teklifi kabul etmiş ve teklif sahibi Tokyo’daki Rus büyükelçisine “nişan” vermek suretiyle de teşekkür etmiştir. Fakat Japon hükûmeti kazazedeleri kendi gemileriyle göndermeyi tercih etmiş, Rusların teklifine itibar etmemiştir.
Bu davranışlardan, Ertuğrul Firkateyni’nin Japonya’ya gönderilmesinin Rusları hiç rahatsız etmediği anlaşılmaktadır... Öyleyse, Ertuğrul’un gönderilmesinde, başka bir devlete karşı bir amaç aranacaksa, bu devlet olsa olsa sadece ve sadece İngiltere olabilir. Bunun için de iki neden düşünülebilir. Bunlardan birincisi İngiliz-Rus ilişkilerinin, Rusların Orta Asya, Mançurya ve Uzakdoğu’daki faaliyetlerini etkinlikle sürdürmesi dolayısıyla bozulması, ikincisi ise, İngilizlerin Osmanlı padişahının aynı zamanda tüm Müslümanların dini lideri olmasına yani Halifeliğine karşı, Halifenin Arap olması iddiasıyla yürüttükleri Hilafet kampanyasıdır.