İki ülke arasındaki ilk temasın sağlanmasında olduğu gibi, diplomatik ilişkilerin kurulması yönündeki ilk resmî girişimler de Japonlar tarafından başlatılmıştır. 1875 yılında dönemin Japon Dışişleri Bakanı Teraşima Munenori, kendi başbakanı Sanco Sanetomi’ye:
“Türkler, Hıristiyan olmayan bir Batı devleti olarak Avrupalılarla diplomatik ilişkilerde bulunuyorlar. Bu bakımdan Japonlara benzemekteler. Onlardan çok şeyler öğrenebiliriz. Diplomatik ilişkileri başlatırsak bizim için faydalı olur.” şeklinde bir öneride bulunmuş ve bu önerinin benimsenmesi üzerine de, Londra’daki Japon Büyükelçisi Ueno’ya; aynı ülke nezdindeki Osmanlı İmparatorluğu büyükelçisiyle bir ön görüşme yapması için talimat verilmiştir.
Gerçekte de o yıllarda Avrupa ülkeleri, Rusların güneye yayılmalarına ve sıcak denizlere açılmalarına karşı Osmanlı İmparatorluğu’nu bir engel olarak görüyorlar, bu görüş ve anlayışlarını dış politikalarına da yansıtıyorlardı. Bu görüş ve anlayış sonucu olarak da, Osmanlı İmparatorluğu dış politikada denge politikasını uygulayabiliyordu.
İstanbul ve Çanakkale Boğazlarını savaş gemilerinin geçişlerine yasaklayan veya geçişlerine büyük kısıtlamalar getiren, bugün de prensip olarak geçerliliğini koruyan kapalılık prensibinin uygulanmasını mümkün kılan 1841 tarihli “Boğazlar Sözleşmesi” bu görüş ve anlayışın bir neticesi olarak yapılabilmişti.
Kırım Savaşı’nda Hıristiyan dinine mensup olan İngiltere, Fransa ve hatta Piemonte Krallığı’nın, Müslüman Osmanlı Devleti’nin yanında, yine bir Hıristiyan Avrupa devleti olan Rusya’ya karşı fiilen savaşa katılması ve savaş sonunda imzalanan 1856 Paris Antlaşması’yla Boğazlar Sözleşmesi’ndeki kapalılık prensibinin teyit edilmesi, yine bu görüş ve anlayışın bir neticesiydi. Japon Dışişleri Bakanlığı’nın değerlendirmesi doğruydu ve gerçeği yansıtıyordu.