www.ertugrul.jp : Japonya'da bir Osmanlı Gemisi

Ana Sayfa | DESTEKLEYENLER | HAKKIMIZDA | İLETİŞİM | 日本語 |

1904-1905 Rus-Japon Savaşı


Japon anavatan adaları, Kore Yarımadası ve dolayısıyla Asya ana karasıyla bir bütünken, buzul devrinin sonunda birbirlerinden ayrılmışlardı. Ama Kore’ye sahip olmak, Japon adalarının da mukadderatı üzerinde rol oynayabilecek değerde stratejik bir yere sahip olmak demekti. Nitekim XIII. yüzyılda Moğol Hakanı Kubilay Han, 1274 ve 1281 yıllarında, hem de iki kez, Japonya’ya istila girişimini Kore üzerinden başlatmıştı. Japonların kamikaze (ilah rüzgârları) ismini verdikleri, Ertuğrul’u da batıran tayfunlar esmeseydi, o günün ilkel deniz vasıtalarına rağmen Moğolların başarılı olmaması için hiçbir sebep de yoktu.

Avrupa ortalarından Pasifik’e kadar uzanan dev bir Batılı devlet olan Rusya’nın da; sahip olduğu makine çağına geçmiş olan modern ve güçlü donanmalarıyla aradaki Tsuşima Boğazı’nı aşarak Japonya’yı ele geçirmek istemeyeceğini kimse garanti edemezdi. Bu yüzden Japonların, Rusların Kore’ye girmelerinden duydukları endişe, anavatan adalarının mukadderatıyla eş anlamlıydı. Nitekim bu endişe, Japon Donanma Komutanı Amiral Togo’nun, tarihe mal olan ve Tsuşima Savaşı’nda, savaşı başlatan ünlü “Z Sancağı”nı sancak gemisi Mikasa Kruvazörü’nün pruva direğine çektiği zaman verdiği emirde en veciz şekilde ifadesini bulmuştu:

“Vatanımızın geleceği, yok olup olmaması, bu savaşın neticesine bağlıdır. Hepinizden varınızı yoğunuzu ortaya koyarak, bütün gücünüzle görev yapmanızı bekliyorum.”

Bu emrin anlamı büyüktü. Asırlardır mevsimsel doğa olaylarıyla tüm canlı ve cansız varlıklarıyla bir bütün olmuş Japon anayurdu tehlikedeydi. Onu savunmaktan başka seçenek yoktu. Ya vatan ve onun insanları kurtulacak, vatan giderse insanları da gidecek hep beraber yok olunacaktı.

Bu ruh ve inanç, İkinci Dünya Savaşı’nın son günlerinde, Japon anavatan adalarının, Müttefikler tarafından kesin olarak işgal tehdidi altına girdiği günlerde de aynen yaşayacaktı. Onu değiştiren, Japonları teslime zorlayan tek güç, tek şey “atom bombası”nın o gün için düşüncelere bile sığmayan büyük tahribatı olacaktı.

Japonlar, Kore’nin bölünmesi de dahil barışçı temaslarından bir netice alamayınca, 8 Şubat 1904 gecesi torpidobotlarla Port Arthur deniz üssünde ve Dairen Limanı’nda yatan Rus gemilerine baskın tarzında bir taarruz düzenleyerek savaşı başlatan taraf oldular.

Benzer baskını İkinci Dünya Savaşı’nı başlatırken 7 Aralık 1941 sabahı Pearl Harbor’da yatan Amerikan donanmasına yaptıkları da hatırlardadır. Her iki baskında da ana ve etkin silah olarak kullanılan da “torpido”dur. Tek fark atış platformlarındadır. Birincisinde bu platform torpidobot, ikincisinde uçak gemisinden havalanan torpido uçaklarıdır.

Savaş, denizde olduğu gibi, Kore ve Mançurya toprakları gibi kara cephelerinde de Japonların büyük üstünlüğüyle sürdüğü bir sırada, Rusların Baltık’tan gönderdikleri donanmanın Tsuşima’da, Amiral Togo komutasındaki Japon donanması karşısında hezimete uğramasıyla da; Japonya Uzakdoğu’da bir güneş gibi doğmuş, Tsuşima Deniz Savaşı Uzakdoğu’nun Trafalgar’ı, Amiral Togo da Uzakdoğu’nun Amiral Nelson’u olmuştu.

18 ay devam eden Rus-Japon Savaşı, Amerika Birleşik Devletleri’nin arabuluculuğuyla yapılan bir antlaşmayla sona ermişti. Bu antlaşmayı takip eden ikili antlaşmalar da onun tamamlayıcısı olmuştu. Bu savaşta Japonya ve İngiltere dilediklerini elde etmiş, Rusya’yı bu bölgeden adeta silmişlerdi.

Savaşın, Uzakdoğu politikası bakımından en önemli sonucu; Japonya’nın dünyanın bu bölgesinde büyük bir kuvvet olarak sivrilmesi, Rusya karşısında elde ettiği kesin zaferle, milletlerarası politikanın büyük devletleri arasında itibarlı bir yer almasıydı.

Savaş'ın Sonuçları

Rus-Japon Savaşı’nın Uzakdoğu’da olduğu kadar Avrupa politikasında, Osmanlı İmparatorluğu’nda da akisleri ve etkileri olmuştur. Hatta Osmanlı Devleti bu savaşı izlemek üzere Uzakdoğu’ya gözlemciler de göndermişti. Bunlardan birisi de, daha sonraları Kurtuluş Savaşı’nın değerli komutanlarından biri olan, o zamanki rütbesiyle albay, daha sonraları da general olan Pertev Demirhan’dı. Verdiği raporlar, yazdığı makaleler ve kitaplarla savaşı Osmanlı ordusuyla irtibatlı kılmıştı.

Bu savaş, Osmanlı halkının, Ertuğrul mihveri etrafında Japon halkına karşı duyduğu sempati ve sevgiyi, bu kez takdir ve hayranlık hisleriyle bütünlemesi bakımından da çok önemlidir. Batılılaşmanın çok iyi bir örneği olarak kabul edilen Japon inkılaplarının, Osmanlı aydınları üzerinde de etkili olması ve hatta 1908 İkinci Meşrutiyeti’ne örnek olması, İttihat ve Terakki hareketini motive etmesi açısından da önemlidir. Osmanlı yenilikçilerini yüreklendirmesi bakımından da önemlidir.

O yıllarda Osmanlı İmparatorluğu ile Japonya arasında diplomatik ilişki mevcut olmadığı halde, İstanbul’da bir büro açarak, başlangıçta Osmanlı subaylarına Japonca dersleri veren, daha sonra da 18 yıl süreyle ticaretle uğraşan Bay ToraciroYamada, Japonya’ya döndükten sonra yazdığı kitapta; İstanbul halkının Japonların zaferine ne kadar sevindiğini canlı bir şekilde yansıtmıştır. Japon kaynakları, onun bu eseri ve çabalarıyla Japonya’da Türk sevgisinin ve dostluğunun aşılanmasına da hizmet ettiğini kaydetmektedir.

Bu savaştan sonra Japonya, bir yandan Rusya’nın, Çin’e ait Mançurya toprakları üzerinde sahip olduğu ekonomik hak ve imtiyazları aynen devralmasıyla bu topraklar üzerinde kurduğu kontrol, öte yandan da, 1910’da Kore’nin bağımsızlığına son verip bu ülkeyi de kendisine ilhak etmesiyle, Asya kıtasına ayak basmış olmaktaydı. Bu durum ise, Japonya’nın önüne yepyeni emperyalizm ufukları açmıştı.

Bu savaşın galibi Japonya, Asya’da genişlemeye çalışacak ve 1932’de Mançurya’yı işgal ile ilhak ettiği gibi, 1937’de de İkinci Çin-Japon Savaşı’nı başlatan taraf olacaktır. Mançurya’daki imtiyazlar ve Çin pazarı uğruna başta kendisini dış dünyaya açan ve inkılaplarını yaparken büyük destek sağlayan Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere Batılılarla çatışabilen bir Doğulu devlet olacaktır.

Özetle, bir Uzakdoğu devleti, Uzakdoğu’daki sömürgecilik faaliyetlerinin aktif bir unsuru haline gelecekti. Japonya bu açıdan da Batılılaştığını gösterecekti.

Rus-Japon Savaşı’nın Uzakdoğu gelişmeleri açısından bir başka neticesi de, o günlerde Avrupa’da gelişen milliyetçilik akımları paralelinde, Asya’da da sarı ırk milliyetçiliğine bir güç ve bir dinamizm kazandırmasıdır. Japonya başarısıyla, diğer sarı ırk milletlerine de örnek olmuş ve sarı ırkın da neler yapabileceğini göstermiştir. Rus-Japon Savaşı’nın Avrupa politikası bakımından en önemli sonucu, Rusya’nın cephe değiştirerek, Asya ve Uzakdoğu’dan tekrar Avrupa’ya dönmesidir. Zira Kırım Savaşı yenilgisinden sonra faaliyetlerini ağırlıkla Asya ve Uzakdoğu’ya kaydıran Rusya, görmüştür ki, Asya’nın ne tarafına giderse gitsin, karşısına hep İngiltere çıkmaktadır. İran’da, Afganistan’da ve Tibet’te karşısında İngiltere’yi bulmuş ve onunla mücadele etmek zorunda kalmıştı. Mançurya üzerindeki mücadelelerde de, Japonya’yla savaşmak zorunda kalmış, ama onun arkasında da yine İngiltere’yi bulmuştu. Eğer İngiltere, Japonya’yı desteklememiş olsaydı, bu ülke herhalde Rusya’yla bir savaşı göze alamazdı. O halde Rusya, dünyanın bu bölgesinde İngiltere’yle anlaşmazlıklarını sona erdirip, kendisinin geleneksel faaliyet alanı olan Boğazlara, Balkanlar’a ve Avrupa’ya dönmeliydi. Nitekim bu düşünce ve değerlendirmelerle, dış politikalarının mihverini tekrar batıya çevirecekler ve sıcak denizlere açılma emellerini yine Balkanlar ve Boğazlar üzerinden gerçekleştirmeye çalışacaklardı.

Bir başka deyişle Rusya’nın ağırlığı yine Osmanlı Devleti üzerine çökecek, Japonya’nın Rusya’yı yenmesi, onu Osmanlı Devleti üzerine sevk edecekti.