www.ertugrul.jp : Japonya'da bir Osmanlı Gemisi

Ana Sayfa | DESTEKLEYENLER | HAKKIMIZDA | İLETİŞİM | 日本語 |

Dış Dünyaya Açılmanın Sonuçları


Uzakdoğu’da hemen hemen aynı zamanda ve zorla dış dünyaya açılan iki ülkeden, Japonya’daki gelişmeler Çin’dekinden çok farklı olmuştur. Japonya’nın, Batı’nın teknik ve metodunu alarak çok hızlı bir değişiklik geçirmesi için bir çeyrek yüzyıldan daha kısa bir zaman süresi yetmiştir. Bu hızlı kalkınma ve gelişmede Batı’nın etkisinin büyük olması kadar, Japon devrimcilerinin çabaları, Japon ulusunun yeniliklere uyum kabiliyeti, merak ve öğrenme hissi ve disiplin ruhu başta gelen etkenler olmuştur. İmparator Meici’yse, her konu da önder olmuştur. Uygarlık ve aydınlanma çağının kaptanı olmuştur. Çevresinde her alanda hedefleri seçen ve onlara ulaşan ülkücü bir aydınlar kuşağı toplamıştı. İki siyasal parti ile Özel Vaseda Üniversitesi’ni kuran Okuma Şingenobu, Kyoto Üniversitesi’yle Cici Şimpo gazetesini kuran Fukuzava Yukiçi, Japon bankacılığının babası sayılan Şibusava Eiiçi, Batı’yı inceleyip, Japon sanayiini kuran Okubo Tomişi bunlardan ilk planda hatıra gelen unutulmaz isimlerdir.

Japonya, Avrupa’nın sömürmesinden kendisini kurtarmanın yolunu, Avrupalılara karşı lüzumsuz bir tepki ve düşmanlık göstermek yerine, aksine Avrupa’nın ileri teknik ve metodunu benimsemek suretiyle kendisini onun seviyesine çıkarmağa çalışmakta bulmuştu. Bu konuda başarılı olmanın yolunun da eğitim, öğretim ve ekonomik gelişmişlikten geçtiğini, çağdaşlaşma ile sanayileşmenin çok yakın ilişkide olduğunu görmüştü.

Bu inanışla Japonya, sanayileşme sürecini hemen başlatmış ve üç aşamada da gerçekleştirmiştir:

– Merkezî bir plan uyarınca, tüketim kısılıp dış satıma ağırlık verilmiştir. Tarım kesiminden ağır vergiler alınıp, sanayi yatırımlarına kaynak yaratılmış, yabancı uzmanlardan öğrendiklerini kendileri uygulamışlar, devlet tekelinde iktisadî işletmeler kurmuşlardır.

– Kurulmuş ve işletmeye alınmış sanayi kuruluşlarını da özel girişimcilere aktarmışlardır. Ulusal bankacılığı kurmuşlar, vergi işlerini düzenlemişlerdir. Zaibatsu adı verilen büyük finansman kuruluşlarını yaratmışlardır.

– Üçüncü aşamada da kendi sanayilerini, kendileri kurabilir düzeye gelebilmişlerdir.

Ama her şeye rağmen bu hamlelerin karşıtları da vardı. Bu yüzden dış dünyaya açıldıktan sonraki ilk on yıllık dönem içinde Japonya’da iç karışıklıklar sürmüş, ülkede bir yabancı düşmanlığı ve dolayısıyla ülkeyi dış dünyaya açan Şoguna karşı bir kızgınlık da doğmuştu. Bu kızgınlıkla Şoguna karşı yapılan mücadele, Şogunluğun tasfiye edildiği 1868 yılına kadar sürmüştür.

Fakat Şogunluğun ortadan kaldırılmasıyla birlikte, Japon derebeylerinin yabancılara karşı tutumu da değişmiştir. Kuru kuruya yabancı düşmanlığının fayda getirmeyeceğini görmüşler, İmparator Mutsuhito’yla beraber Meici Restorasyonu olarak bilinen “Aydınlar idaresi” devrini desteklemeye başlamışlardır. Bu devirle beraber Batı’nın birçok metotları da ülkede uygulanmaya başlanmış, köklü reformlar birbirini izlemiş, süratli bir kalkınma sürecine girilmiştir. Artık Japonlar da batılılaşmaya başlamışlardı.

Japonya’nın gözünü dünyaya açmasıyla birlikte, sadece içeride yeniden yapılanmayla değil, dış politikada da aynen Avrupalılar gibi emperyalist bir siyasî tutum içine girmesi de bir olmuştur. Daha 1868’den itibaren Japonya’nın gelecekte izlemesi gereken genişleme siyaseti, o devrin aydınları tarafından ulusal hedefler olarak saptanmış ve stratejik hedef planına alınmıştır. Bu plana göre:

– Japonya’nın etrafında saptanan iç, orta ve dış bölgeler, zaman içinde, sırayla Japon egemenliği altına alınacak, Japon anavatan adalarına karşı yapılabilecek taarruzlara karşı, bu bölgelerden itibaren uzaktan savunma tedbirleri uygulanacak ve muhtemel düşmanların nüfuzu önlenecekti.

İç bölge olarak, kuzeyden güneye Kuril Adaları, Sahalin Adası, Kore, Ryukyu ve Formoza; orta bölge olarak Caroline Adaları, Mariana Adaları ve Filipinler ile Doğu Çin, Mançurya ve Doğu Sibirya; dış bölge olarak da, çok açık belirtilmemiş olmakla beraber, İkinci Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında olarak uyguladıkları plan hedefleri gibi, daha sonraki hareketlerden de anlaşılacağı üzere Hollanda Hindistanı Adaları, Çinhindi Yarımadası, Malezya ve Birmanya ile kısmen de bazı Çin topraklarından oluşan bölge saptanmıştı. Böylece gelecek için düşündükleri ve hedefledikleri Japonya İmparatorluğu’nun sınırları veya egemenlik alanları da çizilmiş oluyordu.

– Japonya’nın etrafındaki komşu ülkeler içine, kuşaklar halinde, hem hammadde kaynaklarına sahip olan, hem de Japon sanayi ürünleri için pazar olabilecek ülkeler dahil edilmiş, böylece de Japon sanayiinin ve ticaretinin gelişmesine imkân verecek ortam hazırlanmıştı.

İşte böylece daha uluslararası tarih sahnesine ilk çıkışında, gelecekteki genişleme programını da çizmiş olan Japonya, gerçek anlamda batılılaşmayı hedeflediğini, sömürülen değil, sömüren ülke olacağını açıkça ortaya koymuş oluyordu.

Osmanlı İmparatorluğu’yla ilişki kurmasının bir anlamı da, bu ülkenin geniş toprakları üzerinde batılıların sahip olduğu imtiyazlara sahip olmak, onlar gibi hareket edebilmekti. Uzakdoğu’da Çin ne ise, yakındoğu’da da Osmanlı İmparatorluğu aynı şeydi. Her iki ülke de; geniş toprakları, hammadde olanakları ve büyük pazar oluşlarıyla batının sanayi devrimini gerçekleştirmiş emperyalist güçlerin hedef olarak seçtikleri ülkelerdi. Kendisini çabuk toparlamasaydı Japonya’nın akıbetinin de farklı olmayacağı açıkça ortadaydı. Ama şimdi kendisi de batılılaşmıştı. Onların aldıkları imtiyazlara neden sahip olmasındı...

Japonya, saptadığı stratejik hedeflerine ulaşabilmek için, ilk olarak 1869 yılında bir dostluk antlaşması yapmak üzere Çin’e heyet gönderdi. Yapılan görüşmeler sonucu, iki ülke arasında, Avrupa’da Fransa-Prusya Savaşı’nın bütün şiddetiyle sürdüğü günlerde, 1871’de bir ittifak antlaşması yapıldı. Yine Japonlar, artan nüfusunu Sahalin Adası’na, Kuril Takımadaları’na, Kore Yarımadası’na, Ryukyu Takımadaları’na ve Formoza Adası’na taşımaya başladılar. Zaman içinde buralarda yaşayan Japonların çoğalmasıyla, bu bölgelere olan ilgilerini açığa vurarak fiili müdahalelere de başladılar. Nitekim 1874’te Ryukyu Takımadaları ile Formoza Adası, buralarda yaşayan birkaç Japon’un öldürülmesini bahane eden Japonya tarafından işgal edildi. Ancak Çin’in yüksek bir tazminat ödemesi neticesinde geri çekildiler. Fakat bu tazminata rağmen iki yıl sonra, 1876’da anlaşmayı tek yanlı olarak bozarak, Ryukyu Takımadaları’nı ikinci kez işgal ettiler ve resmen Japonya İmparatorluğu’na kattıklarını ilan ettiler.

Bundan bir yıl evvel de, 1875’te de Rusya’yla bir antlaşma yaparak Sahalin Adası’nın Ruslar tarafından ilhakını kabul etmelerine karşılık, Kuril Takımadaları’nı da Japonya İmparatorluğu’na kattıklarını ilan etmişlerdi. Japonya yavaş yavaş yayılıyordu.

Bundan sonra da Çin’e vergi bağımlısı bir krallık olan Kore Krallığı’na nüfuz etmeye başlayan Japonya, 1885 yılında bu ülkenin sadece Çin’in değil, Çin ile Japonya’nın müşterek menfaat bölgesi olduğunu ilan edecek kadar da ileri gitmişti. Çin, yeni ortaya çıkan bu küçük düşman karşısında endişeli günler yaşarken, Avrupalılar da Çin’de nüfuz sahalarını genişletmeyi sürdürüyorlardı.

Bu arada Japonya iç bünyesini de güçlendirmeye devam ediyordu. 1871 yılında da derebeylik düzenini kaldırdı. Bu durum Daimyoların, yani feodal beylerin yönetim üzerindeki nüfuzunun sona ermesi demekti. Bu köklü değişiklikten sonra İmparatorun, seçkin ve değerli reformculardan oluşturduğu “Reform Konseyi” çalışmalarını hızlandırdı. İlk yaptıkları iş de ülkeyi illere bölmek oldu. Sonra birbiri ardı sıra, 1872’de kadın erkek her Japon vatandaşı için 6 yıllık ilköğretim zorunluluğu getirildi. 1871’de ilk günlük gazete yayın hayatına başladı. Dört yıl sonra 1875’te yayımlanan gazete ve dergilerin sayısı 100’ü buldu. 1873’te mecburî askerlik sistemi konuldu. Aynı yıl Japonya’da ilk kez bir daimi Ordu ve Donanma kuruldu.

Aynen Osmanlı İmparatorluğu’nda olduğu gibi, Ordunun teşkilatlanması ve eğitiminde Alman subayları ve uzmanları, Donanmanın teşkilatlanması ve eğitiminde de İngiliz subay ve uzmanları danışman olarak kullanıldılar. Zira derebeyliğin kaldırılmasıyla, onların şövalyeleri olan samuraylar da kendiliğinden kalktığından, Japonya askeri kuvvetten yoksun hale gelmişti.

Avrupa ülkelerine çeşitli uzmanlık alanlarında yetiştirilmek üzere gönderilen öğrenciler arasına çok sayıda askerî öğrenci de ilave edildi.

1889’da ilk Japon Anayasası kabul edildi. Bu anayasa belki ideal anlamda bir anayasa değildi. Ama önemli gelişmelerin habercisiydi. En azından imparatorluğun meşrutî bir yönetim şekline girmiş havasını vermişti. Sosyal ve siyasal alanda önemli hamlelerin yol göstericisi olmuş, bu hamlelerin paralelinde Japon ekonomisinin gelişmesine de yön vermişti.

1870 yılında ilk demiryolunu döşeyen Japonya, 20 yıl sonra 7 200 kilometre demiryoluna sahip olmuştu.

Yine 1870 yılında Japonya’nın deniz ticaret filosu 17 000 tonken, bu miktar 1904 yılında 600 000 tona yükselmişti.

1868-1898 arasındaki 30 yıllık dönemde Japonya, sahip olduğu 2 190 fabrikayla Asya’nın en büyük atölyesi, dünyanın sayılı sanayi ülkelerinden biri olacaktı.

Japon ekonomisinin bu hızlı kalkınması, onu adaların dışına, Asya kıtasına, hatta Osmanlı İmparatorluğu’na doğru itmeye başlamıştı. Sanayi kuruluşlarına hammadde, sanayi ürünlerine pazar bulmak kaçınılmaz hale gelmişti. Bundan sonra yapacağı tek şey, daha evvel sanayi devrimini yapmış Batılı ülkelerin yaptıklarının aynısını yapmak olacaktı.

Sömürmek maksadıyla Japonya’yı dış dünyaya açan Amerika ve Avrupa, Ertuğrul faciasından birkaç yıl sonra yapılan 1894-1895 Çin-Japon Savaşı sonunda, Japonya’yı karşılarında korkunç bir rakip olarak, kendileri gibi sömürücü bir devlet olarak bulacaklardı. Hele bu savaştan on yıl sonra, bu kez batılı ve güçlü bir ülkeye karşı, 1904-1905 Rus-Japon Savaşı’ndan galip gelecek ve Uzakdoğu’nun Trafalgarı’nı Thuşima’da (Çoşima) yaratacak, bu savaşın büyük komutanı Amiral Togo’yu da Uzakdoğu’nun “Amiral Nelson”u olarak tüm dünyaya tanıtacaktı. Kısacası Japonya, Uzakdoğu dengesinin, hesaba katılması gereken ağırlıklı bir gücü olmuştu. Bütün bunların hepsi de 40 yıldan daha az bir zamana sığdırılıvermişti.

İşte Ertuğrul Firkateyni’nin ziyaret ettiği Japonya, bu büyük başarıların sahibi olacak Japonya’ydı. Çağdaş uygarlık yolunda ilerleyen, bölgesinde tartışmasız bir politik ve ekonomik güç haline gelen bir Japonya’ydı.