Japonya’nın Portekiz tarafından keşfedilmesinden sonra, Uzakdoğuda faaliyet gösteren Avrupa devletlerine ait gemiler sık sık Japonya’ya gelmeye başlamışlardı. Bu arada oluşan ticarî ilişkilerin yanında, Hıristiyan misyonerler de gelmişler ve aynen daha önce Budist rahiplerin yaptıkları gibi, kendi dinlerini Japonlar arasında yaymaya başlamışlardı. Halbuki Hıristiyanlık tek tanrılı bir semavî dindi. Japon millî birliğini sağlamada son derece önemli rolü olan kendi dinleri Şinto’dan çok farklıydı ve onun umdelerini temelinden sarsıyordu. Ayrıca da Avrupalıların Japonlar üzerindeki nüfusunu arttırıyor ve ülkenin geleceğini de tehlikeye sokuyordu.
Bu düşünce ve endişeyle, dönemin diktatörü, Şogun Tokugava Japonya’da Hıristiyanlığı yasakladı. Bu yasak kararının ardından hükümet kuvvetlerinden fazlaca baskı gören Hıristiyan Japonlar, en yoğun oldukları Kyuşu Adası’ndaki Nagasaki kenti civarında isyan ettiler.
Hıristiyanların isyanının giderek büyümesi üzerine Şogun, samuraylarını kullandı ve isyanı kanlı bir şekilde bastırdı. Bununla da yetinmeyerek, Japonlar arasında bu kadar çok kan dökülmesine neden olan Hıristiyanlığın kökünü kazımak için, yabancıların Japonya’ya girmesini ve Japonların da yurtdışına çıkmalarını yasakladı. Japonya’da yerleşmiş bulunan bütün Avrupalıları da hudut dışına çıkarttı.
Şogun 1624 yılında yayımladığı bir fermanla; hiçbir yabancı geminin Japon limanlarına giremeyeceğini, Japonya’da açık denizlere seyir yapabilecek gemilerin inşasını da yasakladığını kesin olarak belirtti. Böylece, 1853 yılına kadar sürecek, 229 yıl boyunca, Japonya’nın kapılarını tüm dünyaya kapattığı bir dönem başlamış oldu.
Dış dünyaya kapalılık döneminde Japonya’nın iç sosyal ve siyasal yapısı, feodal bir sisteme dayanmakla beraber, Çin’dekinden daha kuvvetliydi. Köylülerin toplumun en geniş kitlesini oluşturmalarına rağmen, toplum düzeni dağınık değildi. Aksine güçlü bir hiyerarşik sisteme dayanmaktaydı. Toplum hiyerarşisinin ilk basamağını Daimyo denilen derebeyleri teşkil ediyordu. Ortaçağ Avrupası’nda olduğu gibi, Daimyoların kendi askerleri vardı ki, bu askerlere Samuray denilmekteydi.
Daimyoların birbirleriyle yaptıkları mücadeleler sonucu güçlerini artırmaları, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Babıâli (Büyük kapı) ile aynı anlama gelen Mikado imparatorluk yönetiminin, ülke üzerindeki fiilî kontrolünü azaltmış ve ülkenin idaresi fiilen en kuvvetli Daimyo olan Şogunun eline geçmişti. Şogun, imparatorluğun hem başkomutanı ve hem de siyasî yöneticisiydi. Bu gelişmenin sonucu olarak da imparator; ülkenin siyasi lideri olmaktan çıkmış, sadece bir dini lider olarak, bir sembol olarak kalmıştı. XIX. yüzyılın ortasında Amerika Birleşik Devletleri Japonya’yı dünyaya açtığı zaman Japonya’nın iç durumu böyleydi.
Bu dönem boyunca Japonlar, yurtdışına çıkamadılar, dış dünyayla ilişki kuram adılar. Avrupa’da Rönesans’la başlayan yeni dönemde meydana gelen gelişmelerden, sanayi devriminden habersiz kaldılar. Açık denizlere çıkamadılar, denizcilik yeteneklerini geliştiremediler, aksine uluslararası ticaret ruhlarını söndürdüler. Kısacası uygar dünyadan, gelişen uygarlığın getirdiği nimetlerden ve uygar insanlardan uzak kaldılar.
Kapalılık döneminde dış dünyayla temas için yalnız Hollandalılara imtiyaz verilmişti. Dünyadaki gelişmeleri de yalnız onlar aracılığıyla izleyebiliyorlardı. Kısıtlı da olsa yalnız Hollanda gemileri Japonya’ya, o da sadece Nagasaki önlerinde belirlenmiş bir suni Limana gelebiliyorlardı. Hollandalılara verilen bu imtiyazın nedeni; o yıllara kadar Japonya’ya gelen Avrupa milletleri içinde yalnız Hollandalıların Hıristiyanlık propagandası yapmamış olmaları ve üzerinden büyük ticari kazançlar elde ettikleri Japon ulusuna karşı yalnız onların saygıda kusur etmemiş olmalarıydı. Ayrıca Japon Hıristiyanlarının isyanı başladığı zaman Şogunun askerlerine yardım ederek, isyanın bastırılmasına da katkıda bulunmuş olmalarıydı.
Hollanda gemileri bu kapalılık dönemi içinde Japonya’ya geldikçe, bu gemilerle ticarî ilişkide bulunan bir kısım Japonlar, dünyanın geçirmekte olduğu evrelerden ve gelişmelerden haberdar oluyordu. Yine bu Japonlar zaman içinde Hollanda lisanını da öğrenince, Hollandalı denizcilerle daha kapsamlı ve bilinçli görüşmeler yapar hale gelmişler ve kendi ülkelerinin dünyanın o günkü gelişmişliğinin yanında ne kadar geri kaldığını ve kalmakta devam ettiğini üzülerek anlamaya başlamışlardı.
XIX. yy.ın ortalarına doğru bütün Uzakdoğu ülkelerinin Avrupa ticaret gemilerinin hücumuna uğradığını ve bu ülkelerin Avrupalıların sömürgesi haline getirildiğini yine Hollandalılardan haber alan bu Japonlar, bir gün Japonya’nın da benzer şekilde istilaya uğrayacağından ve sömürülmeye başlanacağından endişe etmeye başlamışlardı. Bu şekilde düşünenlere de Japon halkı, “kaku-şa”, yani “gözünü önceden açanlar” ismini vermişti. Bunlardan bazıları, endişelerini Şogunlara da duyurmuş ve bu duru m karşısında büyük gemilerin inşa edilmesine izin verilmemesi, Japonların da yurtdışına çıkarılmaması gibi tutucu zihniyetle verilmiş olan emirlerin ve yayınlanmış olan f e rm anların artık kaldırılması zamanının geldiğini, Japonların da yabancı ülkelere gönderilerek uygar dünyada inceleme ve öğrenme imkânlarına sahip olmaları, yabancı ülkelerdeki gelişmelerin günü gününe takip edilerek, yeniliklerin Japonya’da da uygulanmasına başlanması gereğini belirtmişlerdi. Fakat babadan oğula geçen bir diktatörlük düzenine alışmış bulunan Tokugava Şogunluğu, bu önerilere kulaklarını tıkamış, üzerlerinde bile durmamıştı.