Asya anakarasından, Japon adalarına insan göçlerinin paralelinde, bir kültür akışı da olmuş ve süratle yayılmıştır. Çin’de bulunan ve bugün dünyanın en eski toprak kaplarından biri olarak bilinen 10 000 yıllık bir toprak kabın parçalarının aynısının, Japonya’da da bulunması, kültür akışının çok eski çağlardan beri sürdüğünün bir kanıtı olarak kabul edilmektedir.
Asya anakarasından kültür transferi Budizmin gelişiyle de paralellik arz eder ve büyük kısmıyla VI. yüzyıldan IX. yüzyıla kadar devam eden üç asır boyunca sürmüştür. Ama ondan sonra Japonlar kendi kültürlerini, kendi damgalarını vurarak geliştirmişlerdir. Çin’den aldıkları modelleri kullanırken; onları, kendi ihtiyaçları ve inanışları doğrultusunda bazen şuurlu bazen de sırf ulusal damgalarını vurmak için şuursuz olarak değiştirmişler ve ilkel bir toplum halinden, kendi kültür varlığı olan bir toplum haline dönüşmüşlerdir.
Kültür transferi süresince Japonlar Çin’e, yerinde öğrenmek, görgü ve deneyimlerini arttırmak maksadıyla öğrenci göndermişler, Çinliler de Japonya’ya, Budist rahiplerini ve tüccarlarını göndermişlerdir. Fakat IX. asrın sonlarına doğru Çin’deki iç karışıklıklar ve öğrenilecek yeniliklerin azalması, buna karşın gerek bu karışıklıkların olumsuz etkilerinden kurtulmak gerek Budist rahiplerin Japonya’daki faaliyetlerinin halk arasında yarattığı huzursuzluklardan kurtulmak düşüncesi, Japonya’yı bu ülkeyle ilişkilerini kesmeye ve daha sonra da tecrit politikası uygulamaya sevk etmiştir. Ada ülkesi olmanın verdiği avantajla da tecrit politikasını asgarî gayretle yürütebilmiştir.
Çinli Budist misyonerlerin faaliyetlerini rahatça sürdürdükleri ve ilk Budist tapınağını 538 yılında yaptıkları, çok eski devirlerden beri, aynen Hıristiyanlığa kadar olan dönemdeki Roma İmparatorluğu’nda olduğu gibi Japonya’da da bir din serbestisi vardı. Yasalara ve anlayışlara göre dileyen, dilediği dini seçmekte, dilediği tanrıya, tanrıçaya ve toteme tapmakta özgürdü. Nitekim misyonerlerin asırlardır uğraşılarına karşın bugünkü Japon nüfusunun ancak yüzde 10’a yakın bir bölümü muhtelif mezheplerde Budist, yine muhtelif mezheplerde Hıristiyan ve çok azı da olsa Konfüçyüsçü olmuştur. Büyük çoğunluk millî dinleri Şinto’ya bağlı kalmıştır..