Şinto dininin temelini kamilerin (ilahların) doğasına ve niteliklerine ilişkin inançlar oluşturur. Kamilerin çeşitli tanrısal biçimlerde ortaya çıktığına ve her bir varlığın oluşumunun her anında, onların gerçekliliğinin algılanabilineceğine inanılır. Mitolojik inançlara göre, çok eski zamanlarda Japonya semalarında “ama terasu oo mikami” isminde bir ilah yaşamakta imiş, Şinto’nun ilk mabudu sayılan bu ilah, kendi neslini yeryüzüne göndermiş, bu ilahın nesli asırlarca, bugünkü Kyuşu Adası’nda yaşayarak, o zamanki yerli halk olan Aynularla mücadele etmişler ve nihayet onları kuzeye sürerek bu adaya yerleşmişler... Daha sonra da bu mabudun öz neslinden gelen İmparator Cimmu Tenno da, emrindeki kuvvetlerle Honşu Adası’na geçerek bugünkü Japonya İmparatorluğu’nun temelini atmayı başarmış. Bu imparator Japon imparatorluk hanedanının atası olarak kabul edildiği için, Japon imparatorları da, “Güneş’in oğlu” olarak kabul edilmektedirler.
İmparator Cimmu Tenno ile başlayan Japon Hanedanı bugüne kadar aralıksız devam etmiş olup, İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sonrasında hükümdar olan İmparator Hirohito bu soydan gelen 124. hükümdar, bugünkü İmparator Akihito 125. hükümdardır.
Eski Japon geleneğindeki din ve devlet işleri arasındaki bütünlük “Meici Restorasyonu” sırasında daha da geliştirilmiş, imparator hem dinî lider hem de devlet başkanı olarak bütün yetkileri elinde toplamıştır. Her türlü siyasî sorumluluktan da arındırılmış, kutsallığı esas kabul edilmiştir. “Kokka Şinto” ( Devlet Şintosu) denilen bu sistem İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar etkili bir şekilde sürmüştür.
İkinci Dünya Savaşı’nda Amerikalılar, Japonya’yı işgal ettikten sonra, Pasifik ve Uzakdoğu savaşlarının savaş suçlularından biri ve en önemlisi olarak, İmparator Hirohito’yu da, Almanya’daki Nürnberg Mahkemeleri’nin benzeri a “Tokyo Savaş Suçluları Mahkemesi”ne sevk etmeyi düşünmüşlerse de, 80 milyonluk bir milletin dinî lideri ve imparatoru olan kişiyi “siyasî açıdan sorumsuz” kabul etmelerinin yaratacağı tepkiyi hesaba katarak, bu düşüncelerini uygulama alanına koyamamışlardır.
Savaştan sonra, Amerikan hukukundan ve bu devletinin kuruluşundan da büyük ölçüde esinlenilerek yapılan yeni Japon Anayasası’nın 1. maddesi: “İmparatorluk ilelebet yalnız hükümdar ailesine aittir...” Kaydı bulunduğundan, Japonya’da imparator mukaddes ve sorumluluğu olmayan bir şahsiyet olara k sayılmaya devam etmektedir.
Ancak yeni Japon Anayasası’nda, din işleri, (Tapınak Şintosu) anlamına gelen “Cincu Şinto” adı altında yeniden biçimlendirilmiş, imparatorluk ailesiyle ilişkileri aynı esaslarda kalmasına karşın, tüm siyasal işlerden ve devlet işlerinden arındırılmıştır. Eskiden devlet yönetiminde etkin olan 80 000’i aşkın Şinto tapınağı, Şinto Tapınaklar Birliği ( Cincu Hanço) adı altında kurulan bir örgüte bağlanmıştır. Bu tapınaklar, artık devletten yardım almak yerine, özel kişi ve kuruluşlarla halkın katkılarıyla varlıklarını sürdürmektedirler. Dinle devlet işleri birbirinden ayrılmıştır. Şinto tapınakları ve sanat yapıtları da Japon hükûmeti tarafından “hazine” olarak ilan edilmiştir.
Japon imparatorunun durumu II. Abdülhamid’in idealiydi
Osmanlı tahtındaki saltanatı döneminde, Japonya’da “Meici Restorasyonu”yla imparatorun hem siyasî hem de dinî, tek bir lider olarak kabul edilerek güçlendirilmesi ve tam yetkili kılınması, buna karşın anayasal hiçbir sorumluluğunun bulunmaması, Padişah II. Abdülhamid’in de aradığı ve düşlediği tek yetkili sultan/halife fikrinin hemen hemen tam bir uygulaması ve örneğiydi. Japonya’yla daha geniş ilişkiler kurulması arzusunu duymasında ve bu arzusuna uygun olarak Ertuğrul Firkateyni’ni Uzakdoğu’ya göndermesinde, Japon imparatoruna hediyeler göndermesinde ve nişanlar tevdi etmesinde, bu örneğin de etken olduğunu söylememek mümkün değildir.
Ancak II. Abdülhamid’in görmek ve anlamak istemediği, iki ülke halkının arasında dinî inanç yönünden var olan büyük farktı. Japon dini Şinto, yalnız Japonlara özgü ve tek uluslu bir dindi. Millî bir dindi. Halbuki Müslümanlık çok uluslu ve çok daha yaygın bir dindi. Onun için dinî lider yani halife olarak Osmanlı padişahının nüfuz alanı genişti. Ama siyasî lider olarak sadece Osmanlı topraklarıyla sınırlıydı. Bu da Japonya benzeri bir yönetim tarzının uygulanmasını imkânsız kılan ana unsurdu. Padişahın bir başka zorluğu da, kendi ülkesi insanlarının yani tebaasının ancak yüzde 60 kadarının Müslüman olmasıydı. Onlar da çeşitli ırklardan oluşuyorlar, farklı dilleri konuşuyorlardı. Araplar Arapça, Arnavutlar Arnavutça, Boşnaklar Boşnakça gibi... Kuran dilinin Arapça olarak günümüze kadar gelmesinde bu gerçeğin payı da inkâr edilemezdi.
Halkının eğitim ve kültür düzeyinin düşüklüğü de, Padişah için bir başka zorluktu. Japonya’da ise, eğitim devrimi 1872’de yapılmış, aynı şekilde öğretim yapan okullarda 6 yıllık ilköğretim daha o zamanlar zorunlu kılınmıştı. XX. yüzyıla girerken ülkede okuma yazma bilmeyen hemen hemen kalmadığı gibi, eğitim / öğretim faaliyetlerinin yanı sıra verilen Japon kültürü de kökleştirilmiş ve geliştirilmişti.
Halbuki Osmanlı İmparatorluğu’nda çok çeşitli şekillerde ve değişik müfredatlarla öğretim yapan millî, dinî veya yabancı öğretim kurumları vardı. Halkının çok az bir kısmı okuma-yazma biliyordu. Bilenlerin çoğunluğu da Hıristiyan ve Musevî gibi gayrimüslim tebaaydı. Japonya’nın eğitim veçhesiyle de kıyaslanması ve örnek alınması mümkün değildi.
Şogunluk ve feodal yönetim dönemi
Japon tarihinde büyük devlet adamı ve ulusal savaşçı olarak tanınan Yoritomo; 1192’de “Kamakura Şogunluğu” ismi verilen diktatörlük idaresini kurarak, Japonya’yı, 1868 Meici Restorasyonu’na kadar devam eden yedi asra yakın bir dönem için, bütün eyaletleri ayrı ayrı derebeyler tarafından yönetilen feodal yapıda bir ülke haline getirmişti.
“Şogun”, Daimyo adı verilen feodal beylerin en güçlüsü olduğu için merkezî yönetimin başıydı. Bu bakımdan Şogunluk zaman zaman el değişmiş, fakat sistem aynı kalmıştır.
Kamakura Şogunluğunu, 1338’de merkezi Kyoto yakınlarında olan Muromaçi Şogunluğu, onu da çok kısa süreli Azuçi ve Momoyana Şogunlukları izlemiştir. Bunlardan sonra da 1603’te, merkezi bugünkü Tokyo şehri olan, o günkü ismiyle Edo’da, Tokugava İeyasu’nun Şogunluğu kurulmuştur.
Bütün Şogunluk dönemi boyunca ülkede iki başlı bir yönetim şekli uygulanmış, imparatorlar kutsal bir lider olarak kalmışlar, fiilî ve siyasî güç Şogunların elinde olmuştur.