www.ertugrul.jp : Japonya'da bir Osmanlı Gemisi

Ana Sayfa | DESTEKLEYENLER | HAKKIMIZDA | İLETİŞİM | 日本語 |

Kasımpaşa: Bir Denizciler Yatağı 2


İmparatorluk bahriyesinde her şeyin ilk defa öğrenildiği yer de, yine bu basık tavanlı, loş ve sinek yuvası dört beş sıra alan kahvehanelerdi. Meslekî konular Bahriye Bakanlığı dairelerinden veya şubelerinden daha büyük bir ilgiyle burada incelenir ve mütalaalar oluşturulurdu. Personel nakil ve tayinlerinin konuşulduğu, bulunduğu bölgeden verdiği dilekçedeki talebinin yerine getirilmediği için, Basra, Hudeyde, Konfide, Tobruk ve Preveze gibi uzak yerlerden kalkıp gelenlerin, imparatorluğun ücra köşelerinde geçirdikleri hayatın dikkate değer yanlarını ve olaylarını, yerel örf ve âdetleri naklettikleri yerler de buralarıydı. Kahvehanelerin arı kovanı gibi olmasının bir hikmeti de buydu.

Bahriye Bakanlığı'na iş takibi için gelenler, Bahriye Bakanının huzuruna kadar çıkmayı göze aldıklarından, kahvehane müdavimlerinin çoğunlukla iyi giyimli oldukları gözlenirdi. Parlak uzun kılıçlar, yaldızlı apoletler, kordonlar, kırmızı ve mavi zırhlarla işlenmiş ceket ve pantolonlar civardan geçenlerin hemen dikkatini çekerdi. Bununla beraber, izinli veya emekli subaylardan Şam hırkalarının üzerine bal rengi kuşağını bağlamış, başına mavi fisto işlemeli bir takke giymiş, takunyasını tıkırdata tıkırdata hastane arkasından veya Kulaksız'daki evinden kahvehanelere gelenlerin sayısı da az değildi. Bunlar bakan ve daire başkanlarının kahvehanelerin önünden geçerken gözlerine çarpmaktan çekindikleri için ekseriya içerideki peykeler üzerinde, ayaklarını altlarına alarak oturmayı ve keyifle nargile fokurdatmayı tercih ederlerdi.

Bazen bakanlığın kapısına ürkek adımlarla siyah çarşaflı, kalın peçeli bir veya birkaç kadının yaklaşarak kapıdaki nöbetçilerle, üç beş kelime konuştuğu ve sonra da arkalarını bir duvara dayayarak tevekkülle hiç kıpırdamadan saatlerce bekledikleri olurdu. Bu azaplı bekleyişler, meydanda oturan merhametli bir iki subayın dikkatini çekerse, ilgilerine ve çoğunlukla da yardımlarına mazhar olurlardı.

Bu ilgi sırasında subaylar, kadınlardan birinin Kızıldeniz'in sonuna sıkışmış ve imparatorluğun uç noktalarından birisi olan Babülmendep Boğazı ağzındaki Perim Adası kömür memurluğuna tayin edilmiş bulunan kocasından iki yıldır haber alamadığını öğrenir, tekrar kahvehaneye dönerek meseleyi kahvehane müşterilerine açardı. Genelde de bu müşteriler arasından aranılan şahsa veya yaşadığı muhite dair haber toplamak mümkün olurdu. Bazen toplanan haberlerden hiç de iyi bir netice çıkmadığı da olurdu. Aranılan şahsın bir bulaşıcı tropik hastalıktan ölmüş olduğu gibi... Bu gibi hallerde de, bu kez müracaatçıya yardım için kollar sıvanırdı.

Sevgileriyle, kardeşlikleriyle, rütbe, mevki ve makam hırslarıyla veya birbirlerine rekabetleriyle dolu olanların o günlerini, Emekli Albay Saim Besbelli, "İstibdat Devri'nin Osmanlı Donanması" isimli makalesinde bakın nasıl anlatıyor:

"... Donanma da Haliç'e hapsolundu. Bu suretle, gelecek yıllarda pek acı tesirini gösterecek olan uzun bir atalet devresi başlamış oldu.

Bundan üç yıl sonra Tunus Fransızların, dört yıl sonra Mısır İngilizlerin oldu. Zaten Kıbrıs Berlin Antlaşması'ndan bir ay kadar evvel imzalanmış olan bir ittifak antlaşmasıyla İngiliz yönetimine bırakılmıştı. Şimdi, Azapkapı'dan Hasköy kapısına kadar uzanan Haliç Tersanesi'ni derin bir sessizlik kaplamıştı.

Aradan çok zaman geçmeden, burasının arz ettiği manzara şu hale gelmişti:

Bir kısmı yeni ve çoğu eski gemilerin bacalarından duman çıkması yasak, silah talimleri keza... Bakımsız gemilerin çoğunda yağmurlu havalarda ancak şemsiyeyle oturulabilir. Camialtı meydanındaki 'Tersanei Amire Komutanlığı' yalnız adıyla yaşayan bir müessesedir. Biraz daha ilerleyip sağdaki tersane memurluğu ve soldaki sabit maçuna geçilince, bir sürü gemi ve malzeme enkazıyla karşılaşılır. Taş havuzdaki Hüdavendigâr Firkateyni, havuz işleri yarım kalmış durumda bekliyor, Şahini Derya denize indirildiği yerde batmış duruyor. 1886 yılının Abdülhamid ve daha sonraki Abdülmecid adlı denizaltı gemileri de, kısa bir faaliyet döneminden sonra, burada çürü meye mahkûm duruyorlar.

Bu enkaz yığını karşısında büyük bir subaylar heyeti vardır ki, gün geçtikçe meslekî kifayetlerini kaybetmekteydiler. 3 721 subay ve 3'ü müşir büyük amiral olmak ü zere 51 amiralden oluşan bu komuta heyeti, hemen hemen hiçbir iş görmeyen bir kit leydi. Bunların arasında kazancı ustalığından, filika kalafatçılığından, boyacılıktan, yağcılıktan vb... mesleklerden subaylığa, albaylığa ve 'Abdülhamid Paşası' olarak amiralliğe yükselenler pek çoktu...

... Bahriye Nezareti demek, nazırın şahsı demekti. 1874'te kurulan 'Bahri'ye Şurası ile sayıları bir hayli yüksek olan komisyonlar, müdürlükler ve reislikler mütalaa beyan etmeksizin nazırın emrine boyun eğmek mecburiyetinde idiler. Bunu yapma yanlar imparatorluğun uzak bir köşesinde soluğu alırdı.

Bahriye'nin malî durumu da bozuktu. Bütçe diye bir şey yoktu. Haliç köprüleri, havuzlar, madenkömürü işletmeleri, İdarei Mahsusa vapurlarının gelirleriyle bazı binaların kiralarının ve işletmelerinin Bahriye'ye gelir kaynağı olarak tahsis edilmesine, ayrıca da devlet hazinesinden de para alınmasına rağmen, malî işlerin düzgün olduğunu söylemek mümkün değildi. Maaşlar çoğunlukla üç ayda bir verilirdi. Ama bazen köprü gelirleri yüksek olduğunda haftalık bile verilirdi. Buna karşın her yıl Ramazan ayında Yıldız Sarayı'na iftara davet edilen binlerce subaya 'diş kirası' adıyla bir maaş nispetinde harçlık verilirdi. Padişah II. Abdülhamid'in de, sarayın pencere sinden bakarak, bu subayların 'Padişahım çok yaşa!' deyişlerinden büyük bir keyif aldığı söylenirdi."

Bahriye tarihimiz hakkında kendisinden çok şey öğrendiğimiz değerli araştırmacı yazar emekli hâkim Tümamiral Fahri Çoker de Deniz Harp Okulumuz isimli kitabında, bu konuda şöyle diyor:

"... Sultan Abdülaziz'in ordu ve donanmanın işbirliğiyle tahttan indirilmiş olması, kendisini de aynı akıbete duçar edebilecekleri endişesiyle donanma, belli tören günleri hariç Haliç'e hapsedilmiş, karakteri itibariyle vehimli olan padişah, çıkarcıların tahrikiyle büsbütün çekingen olmuştu. O kadar ki, bir subayın haber vermeden bir gün göreve gelmemesi veya bir geminin şamandıra veya demir yerini değiştirmesi, saraya haber verilmesi gerekli olaylardandı. O kadar ki çamur dubasının bile köprülerden çıkabilmesi için saraya haber verilmesi ve izninin alınması emredilmişti."

İşte II. Abdülhamid Bahriyesi, bahriyelileri ve yönetimi; kesik kesik ve pasajlar halinde verdiğimiz bu hazin ve acıklı tabloda olduğu gibiydi. Akdeniz'in enginliklerini zafer naralarıyla çınlatan yiğit denizcilerin torunları bu halde olabilir miydi? İngiltere'ye yakın bir deniz kuvvetine sahip olan Abdülaziz döneminin Bahriye'si bu kadar kısa bir zamanda, nasıl bu hale gelebilirdi? İhmal ve atalet, maliyeti büyük rakamlara ulaşmış, ağırlıkla da dış borçlarla yaratılmış olan donanmaya, henüz kendi bedelinin bırakın anaparasını faizini bile ödetmemişti. Fakat kimsenin bu çeşit duyguları açıklamasına imkân yoktu. Serbest konuşmaları mümkün değildi. O devirde makbul olan tek bir düstur vardı. O da; atalet sükûnet ve sadakatti.