II. Abdülhamid iç politikada hep vehimliydi, şüpheciydi. Vesvesesine, şüpheciliğine değişik açılardan bakılarak, başka başka nedenler sayılabilirdi. Ama neticesinin önemi itibariyle donanmadan olan vesvesesi ve ona şüpheyle bakması, üzerinde özenle durulacak bir konuydu. Amcası Abdülaziz'in refakatinde bir şehzade olarak Mısır ve Avrupa seyahatlerinde 1866-1868 Girit İsyanı sırasında, donanmanın ne denli büyük bir politik ve vazgeçirici bir güç unsuru olduğunu bizzat görmüş ve yaşamış olması da, bu kuvvet hakkındaki kararını etkilememişti.
Donanma tutkunu bir padişah amcadan, donanma karşıtı bir padişah yeğene kadar geçen kısacık bir zaman dilimi içinde arada ne olmuştu da, II. Abdülhamid donanmayı, tabiri caizse tu kaka etmişti. Tarihçiler, bunu çeşitli nedenlere bağlarlar. Haklı veya haksız bir mantıkla konuya değişik açılardan yaklaşırlar.
Yaklaşımlardan birisinde, II. Abdülhamid'in amcası Abdülaziz'in donanmaya büyük bir önem ve emek vermesine rağmen, onun tahttan indirilmesinde donanmanın rolüne ve etkisine, hatta ihanetine tanık olduğu, henüz bir yıl evvel hizmete giren pırıl pırıl Mesudiye Zırhlısı'nın Dolmabahçe Sarayı'na yöneltilmiş toplarının yarattığı dehşeti unutmadığı ve bu yüzden donanmadan hep korku duyduğu üzerinde durulur.
İkinci bir yaklaşımdaysa, Osmanlı İmparatorluğu tarihi içinde ilk defa yurtdışından borç para alınmasının, Kırım Savaşı yıllarında olduğunu, bu borçlanmanın ana nedenlerinden birisinin de savaş giderlerinin yanı sıra İngiltere'ye sipariş edilen gemiler olduğunu unutmadığı üzerinde de durulur.
Hatta daha sonraki yıllarda da, amcası Abdülaziz'in yaptığı iç ve dış borçlanmalar nedeniyle yeni gemiler almak istemesinin etkisi ve devletin malî iflasa sürüklenmesinde, devletin malî gücünün üstünde bir donanma yaratmanın da etkili olduğunu unutmağı söylenir.
Üçüncü bir yaklaşımdaysa, büyük ümitler ve harcamalarla yaratılan ve idame ettirilen Osmanlı donanmasının 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nda kendisinden beklendiği kadar bir etki yapamadığına da tanık olduğu üzerinde durulur. Zira bu savaşta donanma, Karadeniz'de ve Adriyatik'te, kısmen de Tuna Nehri'nde ordu yanlarını desteklemeyle kıta, silah, cephane ve malzeme nakli, bu nakliyatın korunması dışında fazla bir faaliyette bulunamamış, karşısına ve nakliyata tehdit olabilecek bir Rus deniz kuvveti de çıkmamıştır.
Bir başka yaklaşımdaysa vesvesesi gereği; Doğu Akdeniz'de Mısır ve Kıbrıs'a yerleşmiş, buralarda üsler kurmuş, Süveyş Kanalı idaresinin yönetiminde etkin hale gelmiş olan İngiltere'yi, donanmayı güçlü tutarak tahrik etmekten kaçındığı, onlarla dost kalmayı tercih ettiği üzerinde durulur.
Bu yaklaşımların dışında Osmanlı donanmasında komuta mevkilerine kadar yükselmiş, Müşavir Paşa olarak tanınan İngiliz Amirallerinin ve uzmanlarının önerileri de dengeli bir kuvvet yapısına sahip olunması doğrultusundaydı. Ancak onların da donanmanın Haliç'e bağlanmasını telkin ettiklerine dair bir kayda rastlanmamıştır.
Bütün bu yaklaşım ve değerlendirmelerde az veya çok gerçek payı olduğu kuşkusuzdur. Zira II. Abdülhamid'in 33 yıla yaklaşan saltanatı süresince uyguladığı politika, denge politikasıdır. Donanmayı denizlerde dolaştırıp herhangi bir ülkenin herhangi bir yerde çıkarlarına dokunarak sorun çıkarmak ve şimşeklerini üzerine çekmek değildir. Bütün bunlara rağmen bir sorun olmuşsa, bu gibi hallerde de güçlü ülkelerden birisini yanına alarak, sorunları güç kullanarak değil, barışçı yollardan politik olarak çözmektir. Hatta tamamen haklı olduğu hallerde bile tavizler vermek pahasına olsa bile...
II. Abdülhamid, Girit sorunu yüzünden çıkan ve iç baskılarla güç kullanmak zorunda kaldığı 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı'nda; orduları Atina'nın varoşlarına kadar indiği, savaşın galibi olduğu halde bile barış masasında askerinin silahla aldığı toprakların hepsinden çekilmeyi ve üstelik Girit'e özerklik vermeyi kabul etmiştir. Onun denge politikası anlayışı da buydu... Bir bakıma ver-kurtul politikasıydı.