www.ertugrul.jp : Japonya'da bir Osmanlı Gemisi

Ana Sayfa | DESTEKLEYENLER | HAKKIMIZDA | İLETİŞİM | 日本語 |

Sultan Abdülaziz


 

Abdülmecid 20 Haziran 1861 günü ölünce saray halkı ve ulema takımı, yatağını değiştiren bir nehir gibi akın akın II. Mahmud'un oğlu, Abdülmecid'in kardeşi pehlivan yapılı, yakışıklı Şehzade Abdülaziz Efendi'ye koştular. Matem ve müjde haberlerinin her ikisini birden, tahtın 31 yaşındaki bu yeni sahibine verdiler.

Abdülaziz'in ciddî bir öğrenim gördüğü söylenemezdi. Ama akıllı olduğundan kuşku yoktu. Tahta çıkar çıkmaz sadrazamı ve hükümeti yerinde bıraktı ve sadrazama hitaplı hattı hümayununda;

"Tebaasının istisnasız olarak refahını sağlamak maksadıyla çıkarılmış olan Tanzimat kanunlarının yürürlükte olduğunu, tasarrufa da riayet edilerek maliyenin düzene konulacağını, ordu ve donanmaya önem verileceğini, dost ve müttefik devletlerle iyi ilişkilerin sürdürüleceğini, uluslararası antlaşmalara saygı gösterileceğini ve hatta sarayda harem kullanmayacağını yalnız bir hanımla beraber yaşayacağını" açıkladı.

İlk açıklaması halka umut veren Abdülaziz babası II. Mahmud ve amcası Abdülmecid zamanında meydana gelen olaylar neticesi üç kıtaya yayılan koskoca bir denizaşırı imparatorluğun donanmasının da büyük olması lazım geldiğine inanmıştı. İmparatorluğun savunulması için gerekli olduğuna inandığı için donanma tutkunu olmuştu.

Tahta çıktığı günlerde başlamış olan donanmayı güçlendirme çabalarına tam destek vermesi bu inancının bir neticesiydi. Kırım Savaşı sırasında İngiltere ve Fransa'ya dış borçlanma yoluyla sipariş edilen gemiler, donanmada hizmete girmişlerdi... Yine Kırım Savaşı'ndan sonra Osmanlı tersanelerinde aralarında Ertuğrul Firkateyni'nin de bulunduğu yeni gemiler inşa edilmiş veya inşa halindeydiler.

Bu günlerde Uzakdoğu'da, Japonya ve Çin henüz dış dünyaya açılmışlardı. O da zorlama ve baskıyla... Ancak Japonlar, batılıların aynen Çin gibi kendilerini de sömürmek üzere seçtikleri ülkelerden birisi olduklarını çabuk anlamışlar ve karşı tedbirleri oluşturmaya başlamışlardı.

Çin ise kurtuluşu zor bir çaresizlik içindeydi. 1840'ların başlarında İngilizlere karşı yaptığı Afyon Savaşı'nı kaybetmiş, 1851 yılında yabancı düşmanlığından kaynaklanan veya ülkeyi yabancılardan temizlemek amaçlı Taiping Ayaklanması'ndan da büyük zararlarla çıkmıştı. 1858'de de İngilizler ve Fransızlarla ayrı ayrı Tianjin Antlaşmaları'nı, daha sonra da Rusya ve Amerika'yla da benzer şartlarda antlaşmalar yaparak dış dünyaya açılmak zorunda kalmıştı. 1860'da imparatorun antlaşmaları askıya almak için giriştiği hareketler de batılıların müşterek bir kuvvet oluşturarak Pekin'de imparatorun sarayını topa tutmalarıyla neticesiz kalmıştı.

Diğer yandan da yine aynı günlerde Ruslar, Baykal Gölü'nden Kore'ye kadar olan bütün doğu Sibirya topraklarını ele geçirmiş ve Mançurya'yı kuzey tarafından kuşatmışlardı. Bu gelişmeyle de artık bir Uzakdoğu devleti sayılabilirlerdi ve sıcak denizlere açılma emellerini bu yönde gerçekleştirebilirlerdi.

Nitekim 1904-1905 Rus-Japon Savaşı'nın sonuna kadar da Rus dış politikasının ana mihveri Uzakdoğu'ya çevrilmişti.

Abdülaziz ve II. Abdülhamid dönemlerinde 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı hariç, batı'da Rusların baskısının fazla olmamasının bir nedeni de, onların Uzakdoğu'ya dönük dış politikalarının bir sonucuydu. Yine bu politikalarının bir parçası olarak da, Pasifik kıyısında, kelime anlamı "Doğu'nun hâkimi" olan Vladivostok şehrini, Abdülaziz'in tahta çıktığı günlerde kuracaklar, daha sonraları da oluşturacakları Pasifik donanmalarını burada üslendireceklerdi.