Abdülaziz, 1861 yılında tahta çıktığında imparatorluğun malî durumu hiç de parlak değildi. O güne kadar dört kez dış borçlanma yapılmıştı. Padişahlığı döneminde de bunlara altı kez dış borçlanma daha eklenmiş ve yaklaşık yirmi yıl içinde yapılan dış borçlanma miktarı on olmuştu. Ama bunların geri ödenmelerini ne Padişahlar ne de onların Sadrazamları düşünmemişlerdi.
Ülkenin kaynaklarını değerlendirmek ve gelişmesini sağlayabilecek yatırımlara yönelmek, deniz alaka ve menfaatlerinden yararlanmak, kara ve denizden yapılan ticareti geliştirmek suretiyle, halkın refah seviyesini artırıp vergi gelirlerini artıracak yerde, yapılan borçlanmalarla giderek sadece bütçe açığını kapamak ve borçları borçla ödemek gibi bir çıkmazın içine girilmişti. Buna karşın gerek Avrupa'da devlet olarak veya vatandaş olarak belirli bir zümre, Osmanlı Devleti'nden alacağı faizlere göre bütçesini tanzim etmişti. Osmanlı borçlarında faiz veya ana para geri ödemelerinde yapılacak bir değişikliğin, bu rantiye sınıfının beklentilerini ve bütçesini altüst etmemesi mümkün değildi...
1874 malî yılının gelir ve gider durumu, dönemin sadrazamı Mahmud Nedim Paşa tarafından ilan edildiğinde; bütçede beş milyon liralık bir açığın olacağı da halka duyurulmuştu. Balkan eyaletlerinde süregelen ayaklanmalara karşı alınacak askerî tedbirler için yapılacak ilave harcamalarla, ordu ve donanmanın ihtiyaçları için gerekebilecek harcamalarla bu açığın daha da büyüyebileceği de biliniyordu. Buna karşın durum, yeni bir dış borçlanmanın yapılmasına elverişli değildi. Zira o günlerde, Osmanlı Devleti'nin malî durumu, ülkede birkaç yıldır yaşanan kıtlığın da dikkate alınmasıyla, Avrupa basınında günü gününe izlenir hale gelmişti.
Bu durum karşısında Sadrazam, toplam olarak 200 milyonu dışa, 106 milyonu da içe olmak üzere büyük bir yekûn tutan munzam borçların faizlerini yarıya indirmekle maliyenin derdine çare bulunabileceği konusunda bir plan hazırladı. Bu plana göre; her yıl ödenmekte olan 14 milyon liradan 7 milyon lirası tasarruf edilecek, bu tasarruftan 5 milyon lirasıyla bütçe açığı kapatılacak, geri kalan 2 milyon lirasıyla da ordu ve donanmanın ihtiyaçları görülecekti.
Bu plan; içinde o zaman Adalet Bakanı olan Midhat Paşa'nın da bulunduğu bir encümen tarafından da kabul edilmiş ve 6 Ekim 1875'te bir kararname yayınlanarak, beş yıl süreyle munzam borçların yarısının nakit, diğer yarısının da yüzde 15 faizli bir senetle ödeneceği ilan edilmişti. Tabiatıyla, bu kararname alacaklı devletler ve kişiler arasında bir bomba tesiri yapmış, Avrupa'da kamuoyu süratle Osmanlı İmparatorluğu'nun aleyhine dönmüştü.
"Türkler bizi dolandırdılar. Altınlarımızı sefahat uğrunda sarf ettiler. Bunların yaşaması Avrupa'ya zarar verir." denilmeye başlanmıştı.
Hazine dış borçların ağırlığını çekemeyip bu şekilde iflasını bildirince, devletin Avrupa'daki malî kredisi yanında siyasî kredisi de düşmüştü. O zamana kadar Osmanlı İmparatorluğu'nun toprak bütünlüğünü devamlı olarak savunan İngiltere'de bile, aleyhte nümayişler başlamıştı. Tabiî bu nümayişlerin organizasyonuna ve kamçılanmasına içerideki ve dışarıdaki ayrılıkçı ve bölücü unsurların faaliyetleri de büyük katkı sağlayınca, Kırım Savaşı'ndan bu yana dış politikasının ağırlığını Uzakdoğu'ya kaydırmış olan Rusya'nın iştahını kabartan, tekrar Boğazlar ve Balkanlar yönüne dönmesini teşvik eden bir politik ortam ortaya çıkmıştı. Nitekim çok kısa bir süre sonra Osmanlı-Rus Savaşı patlayacak, Osmanlı Devleti kendisini yine yalnızlığın içinde bulacaktı.
Halk devletin içine düştüğü bu malî krizin sorumlusu olarak Padişahı gördü. Borç parayla kurulmuş olan Abdülaziz'in satvet ve haşmeti söndü. Tacı ve tahtı sallandı ve de 30 Mayıs 1876 günü Dolmabahçe Sarayı karadan ve denizden sarılarak tahttan indirildi. Abdülaziz malî bir kriz sırasında çıktığı tahttan yine bir malî kriz sırasında indirilmişti.
Abdülaziz gururlu bir insandı. Bu duruma ancak 5 gün dayanabildi ve sağ ve sol bilek damarlarını makasla keserek, kanlı ve feci bir şekilde ölümü seçti, intihar etti. Yine tahttan indirilen kendisinden sonraki Padişah, yeğeni II. Abdülhamid, tahtını kaybettikten sonra on yıl daha sürgünde ve gözaltında yaşayacak ve ancak Birinci Dünya Savaşı'nın son yılında, 1918'de eceliyle ölecekti.
Padişahın kanlı bir şekilde ölümüne herkes çok üzülmüştü. Kasımpaşa kahvelerinde ve her yerde halkının gözyaşları içinde söylediği şu mısralar, onların üzüntüsünün yansıtması bakımından anlamlıdır. Halk için olay çok büyüktü... Ölen sıradan bir insan değildi... Bir Padişah ve Halifeydi...
"Seni tahttan indirdiler
Üç çifteye bindirdiler
Topkapuya gönderdiler
Uyan!.. Sultan Aziz uyan !..
Kan ağlıyor bütün cihan."
Abdülaziz'in yerine, V. Murad padişah ilan edilmiş, ancak onun da cinnet geçirdiği ve "Kan da istemem... Padişahlık da istemem..." diye söylenmeye başladığı rivayetleri yayılmaya başlamıştı. Nitekim tüm padişahlığı 93 gün sürmüştür.