Tanzimat'la başlayan, hukuk yönünden Batılılaşma hareketleriyle daha sonraki yıllarda ve özellikle Abdülaziz devrinde gelişen Türkçülük hareketi ve yine aynı dönemde gelişen Genç Osmanlılar hareketi yabancı devletlerin dikkatini çekti ve hatta onların Müslüman olmayan ve ırken Türk olmayan tebaanın haklarını kollama bahanesiyle müdahalelerine bile neden oldu. Bu durum Müslüman halkta bir tepki yarattı. Bu tepkinin doğal bir neticesi olarak da, İslamcılık hareketi aynen Türkçülük ve Osmanlılık hareketleri gibi yeni bir siyasî meslek olarak doğdu.
Etkileri günümüzde de süren Türkçülük akımının milliyetçilik duygusuna, Osmanlılık akımının bir siyasî ve sosyal düşünce sistemine dayanmalarına karşın, İslamcılık akımı dinî hislere ve inanışlara bağlı kalıyordu.
İslamcılık akımı bir hareket olarak ortaya çıkmasına rağmen, Abdülaziz dönemi boyunca sadece münferit çalışmalar olarak kalacak, teşkilatlanması daha sonraki yıllarda, özellikle II. Abdülhamid döneminde olacaktır. Hatta Ertuğrul Firkateyni'nin Japonya'ya kadar gönderilme nedenlerinden birisini bile oluşturacaktı.
Koyu İslamcılara göre;
"Müslüman toplumu şeriat hükümlerini terk ettiği günden beri Hıristiyanların tahakküm ve tasallutu altında ezilmeye başlamıştır. Din bir bütündür ve bütünüyle kutsaldır. Onu; itikat hükümleriyle dünya hükümleri olmak üzere ikiye bölmek ve dünya işleri hakkında konulmuş olan hükümlerinin yerine Avrupa'nın kanun ve kurallarını almak doğru ve uygun değildir. Çünkü bu yabancı kanun ve kurallar kendilerine göre aklîdir. Bu akılsa, insanlar için dürüst bir kılavuz değildir. Akılla, "takdiri ilahî"yi değiştirmek de mümkün değildir."
Yine bunlara göre, imparatorluğun kurtuluş çaresi; ahlaklı, hamiyetli, dindar bir padişahın, dirayetli vekiller seçerek ve onlar aracılığıyla devleti yönetmesi ve halkın da, babadan gördüğü gibi, gelenekleri, görenekleri ve inanışlarıyla mutluluk içinde yaşamaya devam etmesinde yatar. II. Abdülhamid döneminin koyu dinci İslamcılarının, örnek aldıkları ülkelerden birisi de Japonya ve onun 1868'den itibaren uyguladığı Meici Restorasyonları'dır. Bu restorasyonlarda; Japon imparatoru hem dinî hem de siyasî tek otorite, tek lider olarak kabul edilmiştir. Devrimlerini bir konsey aracılığıyla kararlaştırır, olgunlaştırır ve de uygular. Uygulananlardan da hiçbir siyasî sorumluluğu yoktur.
Ancak Japonya'daki duruma özenenlerin unuttukları bir şey vardı. Avrupa'da Ortaçağ çoktan kapanmış, dünyadaki anlayışlar çok değişmişti. Hem Avrupa'da ve ona komşu yaşamak hem de Ortaçağ'da kalmak nasıl mümkün olabilirdi? Japonya'nın durumu çok farklıydı. Avrupa'dan çok uzaklarda denizaşırı bir adalar ülkesiydi. Dış müdahalelerin yapılmasının zor, bedelinin yüksek ve karşı konulmasının kolay olduğu bir ülkeydi. Nitekim 19.yüzyılın ortalarına kadar dış dünyadan tamamen ayrı yaşamışlar, Dünya siyasî tarihi içinde hiç yer almamışlardı. Ayrıca o bölgede Avrupa devletleri hem kendi aralarında ve hem de parçalamaya ve sömürmeye çalıştıkları dünyanın o gün de bugün de en büyük pazarı Çin'le mücadele halindeydiler, Japonya'ya karşı ilgileri çok zayıftı.
Japonya'nın coğrafî konumunun bir başka büyük avantajı da halkının farklı ırktan ve kökten gelmiş olsalar dahi, asırlardır bir arada yaşayarak kaynaşmış, homojen bir hale gelmiş olması, ulus niteliklerini tam olarak taşımasıydı. Japonya, yüzyıllarca gelenekleri, görenekleri ve inanışlarıyla, onların oluşumda çok önemli etkileri ve katkıları olan doğadaki mevsimsel değişiklikler ve olaylarla iç içe yaşamanın, dış tesirlere kapalı olmanın avantajını yaşamıştır.
Japonların büyük çoğunluğu, vatan belledikleri toprakların doğası ve doğal olaylarıyla bütünleşmiş, toplum yaşantılarını düzenleyen bir gelenekler ve kurallar dizisiyle oluşmuş ve de onlarla bütünleşmiş çok ilahlı bir din olan Şinto'nun mensubudurlar. Bu dinin tek lideri de, Güneş Tanrıçası'nın soyundan gelen ve onun yeryüzündeki tek temsilcisi olarak kabul ettikleri imparatordur. Meici Restorasyonları'yla yapılan, sadece Şogunluk döneminden önceki yıllarda, Japonya'da uygulanan, imparatorun hem siyasî hem dinî lider olduğu sistemin yeniden canlandırılmasıdır.
Aslında Osmanlı Devleti de dış tesirlerden uzakta bir yerde, Japonya'nın bulunduğu yerde olsaydı, Osmanlı toplumu da Japon toplumunun yapısında ve inanışında olsaydı, onlardan otuz-kırk yıl kadar önce başlayan ve benzer amaçların hedeflendiği ve yöntemlerin kullanıldığı Batılılaşma hareketleri çok daha önce başarıya ulaşabilirdi.
Durum ve etkenler Japonya'dan çok farklıydı. Ayrıca çok tanrılı Japon millî dini Şinto'nun bir öğretisinin olmaması da bir avantaj yaratıyordu. Zira bu inanışta, din adamlarının inananları kendi diledikleri gibi yönlendirmesi de mümkün değildi. Hele hele onları istismar etmeleri ve onların üzerinden çıkar sağlamaları da düşünülecek bir konu bile değildi. Şinto rahipleri sadece tanrılara, mabutlara yapılan ayinleri yönetir, kutlamaları yönlendirirlerdi.
Şinto, Japon birlik ve beraberliğini, ülke ve ulus bütünleşmesini sağlayan kurallar dizisini temel almış bir dindi. Ülkesi için hizmet etmiş canlı veya cansız varlıklar ve ülkesi uğruna can vermiş kişiler de bu dinin kabul ettiği mabutlardı. Onlara da tapılıyordu.
İslamcıların bir bölümünü oluşturan ılımlılar, ıslahat hareketlerine karşı olmamakla beraber, meşrutiyet fikrini tasvip etmiyorlardı. Tarihin kaydetmiş olduğu hiçbir İslam devletinde böyle bir yönetim şekline rastlanmadığını ileri sürüyorlardı. Bundan başka Avrupa'da başarılı olan bu yönetim şeklinin, Osmanlı İmparatorluğu'nda halkın cahil olması dolayısıyla başarılı olmasına imkân bulunmadığını ve Hıristiyan Osmanlı tebaası daha bilgili olduğu için, ancak onların yararına ve Müslüman tebaanın zararına olarak yararlar sağlanabileceğini iddia ediyorlardı.
Koyu dinci ve ılımlı İslamcılar dışında, Jön Türklerin bir kısmı da, İslamcılığın bir siyasî araç olarak kullanılmasından yanaydılar. Hem ıslahat yanlısı, hem meşrutiyet yanlısı olmalarına karşın, imparatorluğun varlığını sürdürebilmesi için dış politikada İslamcılığın yanındaydılar. Bu görüşlerinin dayanağı da; yaşanılan devrin siyasî şartlarından ileri geliyordu. Zira Avrupa'da bulundukları sürelerde, Fransız milliyetçiğinden sonra, Alman milliyetçiliği ve Slav milliyetçiliği gibi, milliyetçilik akımlarının gelişmekte olduğunu ve başarı şanslarının yüksek olduğunu görmüşlerdi. Bu iki akımın da gelişme sahaları içinde ve yönünde bulunan çokuluslu ve çok çeşitli dinlere ve mezheplere mensup insanların bulunduğu Osmanlı İmparatorluğunu siyasî tehlikelerden korumak için, aynı değerde ve güçte bir sisteme ihtiyaç duyuyorlardı.
Osmanlı İmparatorluğu'nda nüfus yapısı içinde yüzde 25'i zor bulan Türklerin, bu oran itibariyle ırk temeline dayanan bir millî birlik kurmaları olanaksız olduğuna göre, çeşitli etnik gruplardan da gelseler yüzde 60 gibi bir çoğunluğun mensup olduğu, padişahın da halifesi olduğu İslam dinine dayalı bir birlik kurulması kabul gören bir çağrı olmuş ve buradan da "panislamizm" fikri doğmuştu. Panislamizm, Abdülaziz zamanında bir siyaset aracı olarak kullanılmamasına karşın, Abdülhamid döneminde bir devlet politikası olarak değil de, bir siyasî koz olarak kullanılmaya çalışılacak ve geliştirilecektir. Ertuğrul Firkateyni'nin Uzakdoğu gezisine gönderilmesinde de bu düşüncenin etkisi olacaktır.
Tanzimat, Müslüman olmayan Osmanlı tebaası arasında da düşmanlık duygularını körükleyen bir gelişmeye neden olmuştu. Örneğin, Rum Ortodoks tebaa; ta Fatih Sultan Mehmed'in, imparatorluk sınırları içindeki hangi ırktan hangi milletten olursa olsunlar, bütün Ortodoks tebaanın, bugün Fener'de bulunan Patrikhanelerine bağlı olmasının ve buraya aidat vermesinin mutluluğu içindeydi. Ama bundan sonra, Tanzimat'ın getirdiği yeniliklere göre eşitlik esas olacak ve Patrikhane'nin bu imtiyazlı durumu ortadan kalkacaktı. Nitekim bir süre sonra Bulgar Ortodoksları ve Sırp Ortodoksları Fener Patrikhanesi'nden ayrılacaklardı... Bunların olabileceğini değerlendiren ve hattı hümayunun okunmasında hazır bulunan Rum Ortodoks patriği, fermanın okunup, kırmızı atlastan yapılmış bir keseye konulduğu sırada, "İnşallah bir daha bu keseden çıkmaz" da diyebilmişti.